Denizden Gelen

by • 9 Ekim 2016 • DemlikYorumlar (0)522

Hayallerin elektriğe dönüştüğü şehirler vardır. Çocuklarının mum ışığında, romantik ve günü frengi rengine boyayıp ders çalıştıkları şehirler. Okul dönüşleri annem ve komşularının evlerimizin önüne yığdıkları eski eşyalardan anlaşılırdı, kış geliyordu. Büyük amcam Sedat, sürekli bir arkadaşından bahsederdi, yüksekokul mezunu bir adam olduğunu ve hayatını çok zevklere bölerek yaşadığını anlatırdı. Kış renklerini överek anlatan arkadaşından bahsederken, sık sık yüz ifadesini değiştirir, parmakları arasına aldığı kazağını sürekli düzeltir dururdu. Bütün semt çocuklarının eğlencesi olan, eski eşyaları kırarak, kışa hazırlanmak büyük bir kutlamaya dönüşürdü, çocukların ellerinde baltalar ve büyük sopalar, tüm eşyaların yaşam organlarına vurulur, önce ikiye daha sonra küçük küçük parçalara bölünürdü.

 İçleri sihirli annelerle dolu büyük mavi verandalı bir mutfağın içinde saatler geçiriyorduk, bu gecenin akşamı babam ve amcam başka bir kente gideceklerini uzun uzun konuştular, ülke gündemi bunu gerektiriyormuş! Amcam anlatıyordu, herkesin bir kahramanı vardı, artık öyle zamanlarda yaşamıyoruz, kahramanlık hikayeleri nostaljik birer avuntu olarak kalmalı, bizler artık mecburi göç adamlarıyız… Kapalı ve renksiz gözleri kararlıydı. Bir sırt çantasına bir şişe su, kahverengi bir cüzdan, bir kazak koydu, çantasını yarım olarak kapattı, annem ve diğer aile üyeleri ile kucaklaştılar. Bir günlük bir seyahat olacaktı bu, benim okul günleri dahilinde başka bir kenti görebileceğim tek şansım buydu. Babamın şiddetli karşı çıkışlarına rağmen, amcam onu ikna etmişti, büyük şehir güvenliklerinden, yol korumalarından, büyük ve korunaklı hükümet binalarından bahsediyor ve içinde müthiş ikna edici sesini sürekli yükseltiyordu. Gece yarısı yola çıktık, amcam bir arkadaşı ve ben büyük meclis kentine doğru ilerliyorduk. Babamın bize son anda katılamaması, amcamın canını sıkmıştı, camını yarısına kadar açan amcam, uzun süre sessiz kaldı. Eski bir hikâyeden bahsediyordu arkadaşı, kocaman elleri ile direksiyonu kavramış ve güvenmenin tam sözlük anlamı gibi olan bu adam, amcama döndü ve Sedat, dedi:

“İkinci dünya savaşında bir asker küçük bir köpek bulmuş. Savaş bitene kadar yanında taşıyacağına ve ona sadık kalacağına dair yeminler ediyor, arkadaşları arasında sözünü dinlemeyince, köpeği iyice dövüyormuş. Bir gün savaş alanında bir bilgiyi diğer bir cepheye taşıma görevi almış. Hazırlanırken köpeğine artıklardan oluşturduğu bir yemeği zorla yedirmeye çalışınca, köpek kaçmaya başlamış, yerden sopasını aldığı gibi köpeğinin peşinden koşan asker, alandan uzaklaşınca bir anda bir bomba patlamış. HHayatını kurtaran köpeği, uzun süre aramış ama bulamamış. Bunlar eski zamanlar Sedat. Şimdi öyle köpekler de bulunamıyor.”

Adam uzun süre güldü ve yola uzun süre sessizce devam ettik, gözlerimi açtığımda yolları planlanmış, cetvel ile çizilmiş bir kentte uyandım. Renkli bayraklar, hareketli müzikler ve heyecanlı bir sürü insan. Henüz yeni geldiğimiz bu alanları dolduruyordu, havada kuru ayaz ve tedirgin bir soğuk vardı. Her insan bir arada daha iyi hissederdi. Bu belliydi. Şenliklerin yayılmaya başladığı alanda umut kokan sokaklar, baharı tasvir ediyordu. Bütün bir ses birliği ile insanlar son güçlerini kullanır gibi bağırıyor ve dans ediyorlardı.  Gökyüzü başka bir maviydi ve kuşlar bu görsel şölene teknik destek sağlıyor gibiydi. Böyle tablolar çok uzun sürmüyor… Bir anda sesi tüm alanı kaplayan bir gürültü koptu. Alanın her iki yanı yere yatan insanlarla doluyordu, ben hiç savaş görmemiştim, sadece on yaşında başka bir kent görme isteği ile burada bulunuyordum. Hiddetle gelen sesin ardından kendimi yerde buldum. Ayağa kalktığımda her yer karanlığa sürülmüştü. Sanki keskin yanık kokusu ve et, kurban bayramlarından alışkın olunan bir gerilim bir anda her yerde… Islak ölüm kokusuydu bu, her ülkede tanırsınız bunu. Resmi kıyafetli adamlar, kanları kurumamış bu mezarlığa aniden girdiler ve canlı buldukları herkesi yok etmeye yemin etmiş gibiydiler.  Karanlık duman ve ambulans sesleri birbirini kovalıyordu, başımı döndüren bu yoğunluk içerisinde hayali olarak ambulansları ve doktor olduğunu düşündüğüm, beyazlı insanları görünce rahatladım. Denizden geldiklerini düşünürdüm hep, kutsal bir güçle,  herkesi iyi edebileceklerini.  Alana giremiyorlardı, resmi kıyafetli adamlar izin vermiyordu. Beyazlı insanlar bu savaş alanının dışında bırakılmıştı, amcam yoktu çevrede ve arkadaşını da göremedim. Yürümeyi değil, tek bir adıma dahi cesaret edemeyen titrek bacaklarım, uzun süre asılı kaldı bu meydanda. Biraz önümde bir kartonda beyaz bir güvercin yerde yatıyordu. Alanın her yerinde ölüm kendi tarafına adam topluyordu, tek bir ses daha duyuldu, denizden gelen bir emirdi bu.

Yazan: Nedime Merve Balcıoğlu

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir