Deniz Kuşları

by • 12 Haziran 2016 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)844

Bugün, bir başka âlemden geldiğine inandığım deniz kuşlarıyla, yani martılarla tanışmak, onları bir simit kırıntısı ile kandırıp rüzgârın havalandırdığı parlak tüylerini yakından görebilmek için buradaydım. Sahil boyu bir süre yürüdükten sonra gördüğüm ilk simitçiye doğru koşar adım ilerlerken, işittiğim dalga sesleriyle rüzgarın birleştiği bir havayı soluduğum için hafif  hafif dönüyordu başım. Yolun karşısındaki yaşlı söğüt ağacının altında, yağıp yağmamak arasında gidip gelen havadan bunaldığını anladığım bir çocuk delikanlı gördüm simit tezgahının başında. Yaklaştım ve metropol sokak piyasalarından bîhaber, cebimde nereden baksan iki haftalık bir geçmişi bulunan ama parlaklığından çok fazla yitirmemiş son 25 kuruşumu, bu kutsal vazifeyi ifa etmek üzere simitçiye uzattığım o an, henüz ortaokul çağlarında, hiç zamanı değilken gözaltı torbalarında adeta bir asrın çilesini biriktirdiğini gördüğüm bu yüzün sahibi: “Abi, simit 50 kuruş ama olsun; canın sağ olsun” diyordu.

Yaklaşık 650 kilometrelik yolculuğum boyunca aynı gazeteyi elinden düşürmeyen ihtiyar yol arkadaşımın söylediklerini anımsıyordum şimdi: “Ah benim güzel memleketim, insanı ne kadar naif ve düzgün…”  Utandım, “cebinde bir simit parası olmayana adam mı derim”,  tafrasıyla bakıyordu yüzüme sanki. Biliyordum, onun gayesi; tezgahındaki simitlerini bitirip kazançlı bir akşamın ardına düşerek evinin yolunu tutmaktı ve bunları düşünecek zamanı hiç olmamıştı. Ama utandım, benim de akşamı böylesine umutla bekleyecek takatim olmalıydı. Ufuk çizgisinde belirip kaybolan küçük karartıların aheste yaklaşıp uzaklaştığını seyrediyordum birkaç dakikadır. Böylesine ihtişamlı demir yığınlarını ilk defa sahici bir hikayenin yan rollerinde görünce irkilmiştim. Kelimelerimi güç bela toparlayarak simitçiye anlatmalıydım beş parasız bir adam olmadığımı. Ama züğürt olmadığımı ispat edecek hiçbir şeyim yoktu. Cebimden bir dal sigara çıkardım, uzun yolculuğum süresince, ağzı açık paketinin içerisinde nemlenmiş ve kırıldım kırılacağım diyordu, tıpkı benim gibi. Dudaklarımın arasına koyup aranmaya başladım, “buralarda bir yerlerde bir kibritim olacaktı” diye homurdanarak. Simitçi, bu zavallı hallerime daha fazla dayanamadı ve çakmağını uzatıverdi. Borçlanıyordum giderek bir gariban simitçiye. Alıp yaktım sigaramı, bir nefes çektim derinden, sonra bir daha bir daha… Her sigara yakışımda ozon tabakasına verdiğim zararı düşünerek mutlu olurdum eskiden beri. Akciğerlerimin canı cehennemeydi. Ortalıkta sigara dumanından başka keskin bir de deniz havası vardı. Baş döndürücü bir hava, yalnızlık depreştiren. Depreşen yalnızlığımı kendimden başkası görsün istemiyordum, uzaklaştı simitçi; içimden bir alt yazıyla geçirdiğim bu keskin cümlelerimi işitircesine.

            Buraya gelirken ardımda bıraktığım balıklarımı düşündüm ve denizin üzerime doğru yükselen bir öfkeyle geldiğini fark ettim. Sanki benim rengârenk süs balıklarımın esaretinden haberdar ve bu tutsaklığa hiç razı değilmiş gibiydi. Onları sahiplenircesine dalgakıranları dövüp duruyordu. Oysa benim balıklarımın bu büyük derya ile bir alıp veremediği yoktu. Onlar küçücük akvaryumlarında, bir sonraki yem öğünlerini beklerken yeterince mutlu görünüyorlardı. Belki de ben yanılıyordum, mutlu görünmek; mutlu olabilmek için geçerli bir sebep değildi. Etrafımda birden çok mutlu çift işgal etmişti, boşta bulunan bütün bankları. Zaten mutlu olmayan insanlar için düşünülmüş şeyler değildi denize bakan banklar. Buraya bir daha benim gibi bir aklı evvel daha gelmeyecekti üstelik; yalnız ve martılara yabancı.

Günün bu saatleri bu deniz manzaralı şehir için ideal bunalım saatleriydi. İş çıkışına yakın, caddeler kalabalıklaşmaya başlayıncaya dek keyiflik bir deniz durur karşında. Deniz otobüsü ve Feribot seferlerine yabancı her yolcu için yılda en az bir defa intiharı akla getirir, bu keskin iyot kokusu.

Sigaramı rüzgarla paylaşıyordum. Bir nefes ben çekiyorsam üç nefes o çekiyordu sanki. Son bir iki nefeslik canı kalmıştı, zehrin kekremsi tadını hissettiğimde. Sigaramın izmaritini, üzerinde “çimlere basmayınız” yazan o meşhur metal levhanın hemen altına fırlattım. Buraya gelişimin daha içli anlamları olduğunu biliyordum. Bu içli anlamlar beynimi kemiriyorken, şimdi bir de çimleri düşünmenin zamanı değildi. İlkokul sıralarında beni defalarca öğretmene ispiyonlayan, sınavlardan hemen önce gönlümü alıp sınavı savuşturuncaya kadarlık kadim dostum geçinen ama kıymet verdiğim bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine koskoca İstanbul şehrine bir bankta denizi ve martıları yazmak üzere gelmiş bulunuyordum. Daha içli olduğum belki de hiç olmamıştı. Epey zaman geçmişti gelişimin üzerinden ve artık bir başka âlemden geldiğine inandığım deniz kuşlarını, yani martıları seyre dalmak vaktinin geldiğini fark ettiğimde, ufuk çizgisinde yok olmaya başlayan güneşin bütün aydınlığı da beraberinde götürdüğü bir akşamın başlangıcını, hangi kıyıdan geldiği belli olmayan jilet gibi bir rüzgârın yüzümün yarısını parçalarcasına yalayıp geçtiğini hisseder olmuştum. Geç kalınmış bir cesaretti benimkisi. Akşam, denizin üzerine serildiğinde martıların da seyirlik bir yanı kalmayacaktı. Biraz daha beklemeliydim, nasıl olsa gördüklerim; bir roman olmaya yetecek kadar değilse bile hiç yoktan en az bir şiir çıkagelecek umudunu taşıyordum. Beynimin içinde peşi sıra devrilen cümlelerim, bir enkaz halini aldığında yazmak ihtiyacını hissederdim hep. Adına ilham perisi demişler ve ben bu periyi şimdiye dek, böylesine soğuyan bir havada hiç beklememiştim. Cümle kuramıyordum çoğu zaman, dönemin imla simsarlarının tenkit etmek üzere kınında bekleyen kılıçlarını görmezden geldiğim için kötü yazıyor ve okunan bir yazar olamıyordum. Ben bunları düşünürken etraftaki mutlu kalabalıkların birer ikişer denizi terk ettiklerini gördüm. Kendi içimde, kendi memleketimde ve dahi kendi çocukluğumda beni terk ettikleri yetmiyormuş gibi; bir de denizi terk ediyorlardı insanlar. Ben yalnızlığa alışkındım ama peki ya deniz? Tamamı gözden kaybolduğunda gözüme ilişen iki öte banktaki ihtiyar beni kendime getiriyordu bir anlık. Hâlinden ve elindeki sararmış gazete kâğıdına sardığı şarap şişesinden belli ki o da bu dünyadan değildi, tıpkı martılar gibi, tıpkı benim gibi. Yanına oturdum, sessizdi… Büyük gemilerden korkuyorken çocukluğumda, leğende yüzdürdüğüm o kağıttan gemilerim kadar sessizdi…

Birkaç kelime konuşsun istiyordum ama onu konuşturabilmek için, bir “merhaba” dan başka hiçbir şeyim yoktu. Ve bir  “merhaba” yetmeyecekti. Belki de kalkıp gidecek, küfredecekti bana. Ona deli demişlerdi; delirmek, küfretmeyi sıradanlaştırıyordu. O sırada, aklıma sigaram düşmüştü. Sağlığa zararlı olduğu dünya sağlık örgütlerince ispatlanan bu kötü alışkanlığımın ilk defa, ciğerlerimi delip geçmekten başka bir faydası dokunabilirdi. Çıkardım cebimden iki dal, birini ihtiyara uzatıp;

-Almaz mısınız? dedim.

Başını birkaç saniye çevirdi ama gözlerime bakamıyordu sanki. Sigarayı aldı, cebinden çıkardığı kibritiyle tutuşturdu ve iç çekti derinden. Şarabından ikram etmek istedi sonra, gazete kağıdından sıyırıp çıkardığı şişe tükeneli çok olmuştu ama farkında değildi. Bir cümle döküldü dudaklarından;

-Paran var mı?

-Hayır, yok.

Ayağa kalktı ve aksayan bacağını tutarak birkaç adım uzaklaştı. Ve dönüp, simitçinin söylemesinden endişe ettiğim o cümleyi haykırdı öfkeyle:

-Adam değilsin!

Bu bir küfürdü ve ben bu küfrü işitmeyeli epey zaman olmuştu. Aslında yalan değildi, cebinde parası olmayana adam denmiyordu artık. Ama ağrıma gitmişti. Belki bu küfrü en son işittiğim gün âşıklığımın ikinci asrını âşık olduğum kadının hatırasıyla  kutladığım için, belki de hakikaten adam olamadığım için.

İçime dokunuyordu gece; ihtiyar uzaklaşıyor,  rüzgâr,  yüzümün diğer yarısını da bir cinnete davetiye çıkarırcasına parçalıyordu. Martılara küfrediyordum; denize, insanlara, âşıklara…

Bir simit, bir şarap şişesi ve hortlayan hatıralarımdan nefret etmeye başladığım o gece, adam olamayışımın son gecesi değildi. Ve ben sonsuza dek bir martı sevdasına, bir şarapçıya madara olmak gibi oyunlarına kafa tutmaya devam edecektim hayatın.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir