Cumartesi Gecesi

by • 10 Haziran 2015 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)794

Genç adam her zaman yaptığı gibi günlük işlerini bitirdikten sonra fabrika binasından ayrıldı ve evine gitmek için arabasına doğru yöneldi. Bu genç adam ülkenin önde gelen süt ürünleri fabrikalarının birinde üst düzey bir mevkide çalışıyordu. Yaşına göre oldukça prestijli bir konumdaydı ancak sevdiği işi yapan şanslı kişilerden olmadığı için çoğu zaman mesai saatlerinde canı sıkılıyor ancak eve gitme vakti geldiğinde keyfi yerine geliyordu. İşlerinin yoğunluğu ve mevkisinin bazı –ona göre gereksiz- zorunluluklarından dolayı çok sevdiği karısıyla vakit geçirmek istemesine rağmen buna bir türlü fırsat bulamıyordu. Zaman zaman yaptığı gibi bu sıkıcı işten istifa etmeyi aklından geçirirken o sırada karşılaştığı iş arkadaşına da gülümseyerek selam vermeyi ihmal etmedi.

Yarın günlerden pazardı. Pazar tatil demekti ve bu, adamın keyfini fazlasıyla artırıyordu. Arabasına bindiğinde güneş batmış ve hava soğumuştu. Karısının yemek masasında kendisini beklediğini düşünerek aceleyle yola koyuldu. Fabrika şehir dışındaydı ve evine varması bir buçuk saatini alabiliyordu. Fabrikaya giden yol tenha, bakımsız ve tehlikeliydi. Her gün gidip gelirken bir köprü, bir tünel ve birkaç keskin viraj geçmesi gerekiyordu. Bu saatlerde pek trafik olmazdı ancak bugün yollarda olağandışı bir boşluk vardı. Hızını biraz daha artırdı ve radyodan rastgele bir kanal açıp dinlemeye başladı. İntiharlar, cinayetler, hırsızlıklar derken art arda gelen olumsuz haberlerin sesine daha fazla dayanamadı ve radyonun frekansını değiştirdi. Frekanslarla biraz oyalandıktan sonra aradığını bulamamış olmanın verdiği belli belirsiz bir öfkeyle radyoyu tamamen kapattı. Yolun neredeyse yarısını geride bırakmıştı ve kendi arabasının sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu.

Hava biraz daha soğumuş, kış kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Kış mevsimini sevmiyordu çünkü soğuk havalarda fabrikaya gidip gelmek onun için daha da çekilmez oluyordu. Uzun zamandır hem işe daha rahat gidip gelmek hem de soğuklardan daha iyi korunmak için yeni ve daha büyük bir eve taşınmanın planlarını yapıyordu. Kar yağışları başlamadan o işleri de halletmek gerek diye düşündü. Tam bu esnada arabasının kontrolünü kaybetti ve araba çok büyük bir hızla taklalar atarak yolun kenarındaki şarampole yuvarlandı.

Kendine geldiğinde kaza yaptığını içinde bulunduğu durumdan anladı. Sarsıntıdan dolayı bir şok geçirdiğini düşündü fakat bunun ne kadar sürdüğü konusunda bir fikri yoktu. Arabası ters dönmüş ve genç adam iki büklüm bir halde içeride sıkışıp kalmıştı. Önce bedenini kontrol etmeye başladı. Ancak görünürde ciddi bir hasar almamıştı. Arabanın kırılan ön camından kendini dışarıya atmaya çalışırken kaburgalarında bir sızı hissetti ama bunu çok fazla önemsemeden vücudunu arabanın enkazından kurtardı.

Dışarı çıktığında pahalı takım elbisesi yırtık bir paçavraya, son model arabası da bir hurdaya dönmüştü. İlk teşhislerine göre sağ bacağında bir kanama, sol kaşında da bir açılma ve vücudunun her noktasını saran bir uyuşukluk vardı. Başını çok şiddetli bir şekilde bir yerlere çarpmış olabileceğini düşündü çünkü en kuvvetli acıyı başında ve göğsünde hissediyor, nefes almakta zorlanıyordu. Yolun boş olmasını bir şans olarak görmüştü fakat tabi ki başına böyle bir olayın geleceğini tahmin edemezdi. Zaten ciddi kazalar genelde boş yollarda ve beklenmedik zamanlarda olur diye düşündü.

Arabanın patlama ihtimalini fark etti ve oradan biraz uzaklaştı. Geri geri yavaş adımlar atarken bir taraftan da kafasını kaldırıp arabanın yoldan çıkıp yuvarlandığı yere bakmak istedi ancak yol çok yukarıda bir bölgede kalmıştı ve yolun aşağısındaki orman, gerilim filmlerini andıran bir ıssızlıkla öylece duruyordu. Kendini çok çaresiz hisseden genç adam büyük bir korku ve dehşet içinde sakinliğini korumaya ve mantıklı düşünmeye çalışıyordu. Yanından hiç ayırmadığı cep telefonunu çıkardı. Bu telefon işte tam da şimdi gerçek işlevini yerine getirmeliydi. Ancak sorunlar devam ediyordu. Bulunduğu yerde telefonun hiçbir sinyal almadığını fark etti. Böyle bir aksiliğin olduğu durumlarda diğer bütün muhtemel aksilikler de peş peşe gelirdi.

Bir süre olduğu yerde bekleyip bir taraftan telefonunu kontrol ederken bir taraftan da birilerinin onu fark etmesi için dua edecekti. Şu an için elinden gelen başka bir şey yoktu. Ormanla arabasının arasında kalan bölgede yağan yağmurdan dolayı tamamen çamurlaşmış toprağa bıraktı kendisini. Kafasında sürekli o kaza anını tekrar tekrar yaşıyordu. Arabasının durduğu yeri yolun bulunduğu yerle karşılaştırınca defalarca takla attığını tahmin edebiliyordu. Her şeye rağmen ölmediği için şanslı olduğunu düşünüyor bir yandan da başına gelenlere bir türlü inanamıyordu. Çok kısa bir zamanda ölümle hayat arasındaki o ince ipin üstünde sallanıp durmuştu sanki. O kısa zaman diliminde bütün planlar, bütün hayaller anlamsızlaşıyor; insanın yıllarca emek verip elde ettiği her şey bir anda koca bir hiç oluveriyordu. Düşünceler birbirini kovalıyor, zaman ilerliyor ve hava soğuyordu. Geceyi burada geçirebilmesi çok zor olacaktı, açlık ve soğuk gibi iki düşmanı ve bir yığın başka olumsuzluğun tam ortasındaydı. Örneğin burada böyle oturmuşken bir iç kanama geçiriyor ve aslında yavaş yavaş ölüyor olabilirdi. İçinde bulunduğu durumu hala kabullenmiş değildi. Sanki bu kötü bir rüyaydı ve birazdan karısı onu öperek uyandıracaktı.

Saat gece yarısına yaklaşırken genç adamın durumu gittikçe kötüleşiyordu. Bacağındaki ağrı onun ayağa kalkmasını neredeyse imkansız hale getirmişti. Sık sık başı dönüyor ve dalgınlaşıyordu. Kafasında birkaç düşünce tanesi beliriyor ancak olgunlaşamadan kayboluyordu. O yoldan kendisinden başka hiç kimsenin neden geçmediğini düşünüyordu. Belki de gözünü kapattığı kısa bir zaman diliminde birkaç araba geçmiş ve onu fark etmemişti. Cep telefonunu bir daha kontrol etmek için elini cebine attığı esnada ormandan bir ses duydu. Karanlıktan başka bir şey görünmüyor ancak birbirini takip eden ayak seslerinin çıtırtısı duyuluyordu. Biraz telaşlı, biraz meraklı, biraz da umut dolu bir tonlamayla seslendi genç adam:

-“Kim var orada?”

Sorusu yanıtsız kalmıştı ancak ayak sesleri birkaç metre ötesine kadar gelmişti.

-“Hey kimsin sen konuşsana!”

Cümlesini bitirir bitirmez genç adamın merakı dinmiş ancak içindeki telaş iyiden iyiye korkuya dönüşmüştü. Karşısında kendisinden daha uzun, daha iri yapılı bir adam duruyordu. Diz kapaklarına kadar çamura batmış pantolonu ve diz kapağına kadar inen siyah, kalın paltosu, deriden yapılmış kalın eldiveniyle karşısında dikilen bu adama sorulması gereken onca soru varken bu yabancı adam ağzını açıp tek kelime etmiyordu.

Birkaç saniye bakıştıktan sonra genç adam emin olmamakla beraber bu yabancının kendisine zarar vermeyeceğini düşünüyordu ya da en azından öyle umuyordu. Ancak adama yaklaşmaya da cesaret edememişti.

-“Arabamla kaza yaptım, saatlerdir burada birinin yardıma gelmesini bekliyorum. Bacağım çok kötü durumda n’olur yardım et.”

Yabancı adam sanki genç adamın ne dediğini anlamadığını belli etmek istercesine hareketsiz ve boş gözlerle bakmaya devam ediyordu.

“Nereden geldi bu adam? Neden üstü bu kadar kirli? Günlerce ormandan çıkmamış olması gerekirdi bu hale gelmesi için. Acaba neden benimle konuşmuyor? Çok tehlikeli biri gibi görünüyor ancak yüzünde de bir masumiyet var gibi. Bana zarar verecek olsa hemen harekete geçerdi. Neden öylece bekliyor ki?”

Beklenmeyen misafir, genç adamın kafasını toplamasını sağlamıştı. Artık daha dikkatli düşünebiliyordu ancak bu yabancının ne yapacağını tahmin edemiyordu. Yabancı, birkaç adım attı ve genç adamın koluna girdi. Genç adam birden korkuyla kendini sakınmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Evet, içgüdüleri genç adamı yanıltmamıştı galiba. Yabancı, genç adama yardım etmek istercesine onu taşımaya başladı. Ancak bu işte başka bir yanlışlık vardı. Yabancı, genç adamı yola doğru değil ormana doğru götürüyordu. Genç adam kaçıp kurtulmak istedi ancak yabancı ondan çok daha güçlüydü. Yabancı, genç adamın telaşını fark etmiş olacak ki büyük cüssesine hiç de uymayan kısık bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

-“Bu saatte yoldan kimseler geçmez. Havanın ne kadar soğuk olduğunu görüyorsun. Burada böylece duramazsın. Ormanın içinde bir evim var. Seni oraya götüreceğim. Rahat edeceğine eminim.”

Rüzgarın fısıltısını andıran bir ses tonuyla ağır ağır konuşuyordu yabancı adam. Güven verici ve fazlasıyla yardımsever birkaç cümle genç adamı ikna etmeye yetmişti. Hem ikna olmasaydı da elinden ne gelirdi ki?

Ormanda biçimsiz çalılıkların ve görkemli ağaçların arasından rüzgarın ağaç dallarıyla çıkardığı sesleri dinleyerek geçerken hiç konuşmadılar. Genç adam hala tedirgin, yabancı ise sakin ve zararsız görünüyordu. Yabancı adamın tüm desteğine rağmen genç adam yürümekte bir hayli zorlanıyor birkaç adımda bir sendeliyordu. Yabancı yanında olmasa oracıkta yere yığılıp bir daha ayağa kalkamayabilirdi. “Suçlu kaçaklar için çok iyi bir sığınak burası.” diye düşündü genç adam. Bu düşünce yabancının da azılı bir suçlu olma ihtimalini beraberinde getiriyordu. Yabancıya göre kısa ancak genç adama göre oldukça uzun gelen ve olaysız geçen yürüyüşten sonra yabancı adam duraksadı. Mecburen genç adam da ona ayak uydurmak zorundaydı. Karşılarında en az 100 yıllık ahşap bir kulübe bulunuyordu. Kulübenin etrafındaki ağaçlar rüzgârı engellemese en ufak bir hava hareketinde yıkılacak gibi duran bu kulübe yabancı adamın bahsettiği ev olmalıydı.

Gıcırdayan kapıyı tek eliyle açan yabancı adamın eve giriş şekli bile burada yalnız yaşadığını belli ediyordu. Dışarıdan görünüşüyle kulübenin içerisi tam olarak örtüşüyordu. Tek bir odadan ibaret olan bu derme çatma kulübede kırık pencere camları, tozlu ve hatta örümcek ağlarıyla kaplanmış duvarlar, insanın burnunu sızlatan küf kokusu, rastgele evin içine atılmış gibi duran ve 2. Dünya Savaşı’ndan kalmış gibi görünen birkaç ev eşyası genç adamı oldukça rahatsız etmişti. Yabancı, genç adam için artık bir yabancı değildi. Onun güvenilmeyecek nitelikte bir insan olduğunu anlayacak kadar tanımıştı artık. Bu kadar tanışıklık bile genç adamın buradan kaçmasına haklı bir sebep yaratmış oluyordu. Garip bir özgüvenle;

-“Ben nerede yatacağım?” diye sordu genç adam ev sahibine.

Ev sahibinin gösterdiği koltuğa doğru neredeyse sürünerek ilerleyen genç adam bir yandan kaçmayı düşünüyor bir yandan da bu haliyle nasıl kaçacağını bulmaya çalışıyordu. Ev sahibi, genç adama hiçbir somut tehdit unsuru göstermemişti ancak şu ana kadar bir şey yapmaması bundan sonra yapmayacağı anlamına gelmiyordu. Genç adamın kafasındaki bu düşüncelerden habersiz ev sahibi de odanın diğer köşesindeki en az o koltuk kadar yaşlı duran kanepeye kendini attı. Bundan sonra hiç konuşmayacaklarmış izlenimi veren bir sessizlik odanın her köşesine yayıldı.

Genç adam bitkin durumda olmasına rağmen uyumamıştı. Buradan kurtulmak istiyor ama gövdesindeki, bacaklarındaki ve özellikle kafasındaki ağrı onun sağlıklı düşünmesini engelliyordu. Kim bilir karısı şu an ne haldeydi? Sevgilim polislerle beraber beni arıyordur mutlaka diye düşündü. Bu esnada heyecanlanan genç adamın biraz derin nefes alıp vermeye başlaması koltuğun gıcırdamasına neden olmuştu. Koltuğun gıcırdaması da genç adama hurdaya dönmüş arabasından çok uzakta, bir ormanın ortasında, harabeye benzeyen bir kulübede, ilk defa gördüğü tehlikeli bir adamla aynı odada uzanmakta olduğunu hatırlatmıştı. Buradan kurtulması, en azından kaza yerinde, yoldan geçecek birilerini bekliyor olması gerekiyordu. Gücünü toplayarak iki büklüm yattığı koltukta doğrulmak istedi. Çıkan sesler ev sahibini uyandırabilirdi. Neredeyse nefes almayacak kadar yavaşlayarak ayakları üzerinde doğrulmayı başardı. Ev sahibi uyanmışa benzemiyordu. Genç adam kapıya doğru yöneldi. İçeriyi aydınlatan hiçbir araç olmadığı için koltuğun olduğu yerden kapıyı görmek bile çok zordu. Birkaç adım sonra genç adamın yere bastığı ayağı ahşap parkenin esneyen kısmına geldi ve büyük bir gıcırtı evin içinde yankılandı. Tam olarak göremiyordu ancak ev sahibi uyanmış olmalıydı. Ev sahibinin bilinçsiz homurdanmalarını duyunca bir an geri dönmeyi düşündü ancak vazgeçti. Ev sahibi uyanmamıştı. Buraya kadar gelmişken kapıya ulaşmayı denemeliydi. Daha seri ve cesur adımlar atmaya başladı. Kapıyla arasında yarım metre kadar mesafe kalmıştı ki ev sahibinin olduğu köşeden kuvvetli gıcırtılar duymaya başladı. Bu sefer ev sahibi kesinlikle uyanmıştı. Genç adam bir an için dondu kaldı. Ne kapıya dokunabiliyor ne de geri dönebiliyordu. Kendisine doğru yaklaşan gıcırtılardan sonra gördüğü ilk şey burnuna doğru gelen koca bir yumruk oldu.

Genç adam kendine geldiğinde gözlerini açmakta zorlanıyordu. Aynı koltukta oturuyordu ancak bu sefer kendisini koltuğa sıkı sıkı bağlamış bir halat da ona eşlik ediyordu. Midesini kazıyan açlık hissi, kazanın getirdiği ağrılar, saatlerdir kaybettiği kan ve ev sahibinin yaptıkları genç adamı tam olarak mahvetmişti. Durumu her geçen saat daha da kötüye giden genç adam olanlara bir türlü anlam veremiyor hatta olayların sırasını bile karıştırıyordu. Bir gün için bu kadar macera çok fazlaydı. Halbuki işten çıktığında ne kadar da mutluydu. Arabadaki düşünceleri, şikayetleri, istekleri, planları aklından hızlıca geçti tekrar. Şu an içine düştüğü durum ona elindekiyle mutlu olmanın ne kadar önemli olduğunu öğretmişti.

Birkaç saat sonra kulübenin kapısı aralandı. Genç adam bu sese kayıtsız kalamadı ve daldığı uykudan kalkıp kafasını o yöne çevirdiğinde karşısında ev sahibini gördü. Ona yalvarmayı, ne kadar para isterse verebileceğini söylemek istedi ancak konuşacak gücü kendinde bulamadı. Şu an kazadan sadece 1 dakika sonraki halinde olmak için bütün servetini gözden çıkarabilirdi. Ancak ev sahibi böyle birisi değildi. Genç adam orada rehine olarak tutulmadığının farkındaydı ancak elinden de hiçbir şey gelmiyordu. Bütün gücünü toplayıp ağlamaklı bir ses tonuyla ev sahibine seslendi:

-“Lütfen! Yalvarırım bırak beni. Şu halime bir bak! Ne istiyorsun benden? Neden yapıyorsun bun…”

Cümlesini bitirmeye fırsatı olmamıştı. Alnının ortasından başlayıp tüm kafasına yayılan bir sızı ve burnundan başlayıp dudaklarına ve oradan da ağzının içine geldiğini hissettiği kan durumu kısmen açıklıyordu. Genç adam artık pes etmişti ve kurtulmaya çalışmayacağına kendini ikna etmeye uğraşıyordu. Ev sahibi, genç adamın yanına oturdu. Gözünü ondan ayırmamaya kararlı görünüyordu. Bir an için göz göze geldiler ve bu etkileşimi bitiren de yerçekimine karşı güçsüz düşerek kapanan gözlerin sahibi genç adam oldu. Hava aydınlanıyor genç adamın hayatı kararıyordu.

Tanıdık bir koku genç adamın duyularını harekete geçirdi. Hala hayatta olduğu için sevindi. Gözlerini açtığında karşısında çok sevdiği karısını görünce mutluluktan ne yapacağını bilemedi. Zoraki bir gülümsemeyle ona bir şeyler söylemek istedi ancak başaramadı. Karısı onu incitme endişesiyle sarılamıyor fakat saçlarını okşuyordu. Karısının gözünden akan iki damla yaş adamın da hüngür hüngür ağlamaya başlamasına yetmişti. Bu duygusal boşalma adama çok iyi gelmişti. Bir süre sonra genç adam çevresine göz atıp karısına eşlik eden polisleri görünce merak ettiği ilk şeyi sordu:

-“Onu yakaladınız mı?”

Polis memuru sadece anlamsız bakışlarla karşılık verdi.

-“Memur bey lütfen konuşun, nerede o?”

Polisin genç adamın karısıyla göz göze gelmesi açıklama yapma görevinin ona düştüğünü gösteriyordu:

-“Sevgilim kimi soruyorsun? Biz buraya geldiğimizde tek başına bu koltukta oturuyordun. O kadar bitkin bir durumdaydın ki ilk gördüğümüzde öldüğünü düşündük.”

-“Tabi ki bu evin sahibini soruyorum! Kaza yaptığımda şu an olduğumdan çok daha iyi durumdaydım. Arabanın yanında oturmuş birilerinin yardıma gelmesini bekliyordum. Sonra siyah paltolu, eldivenli bir adam geldi ve bana ormanın içinde bir evi olduğunu söyledi. Onunla gelmek istememiştim ancak başka çarem de yoktu. Beni buraya o getirdi. Ancak bana iyilik yapmadı tam tersine o hayvan herif beni neredeyse öldürecekti. Adeta işkence yaptı bana burada. Sizin geldiğinizi görüp kaçmış olmalı Memur Bey. Lütfen arayın bulun o şerefsizi!”

Polis telsizden etrafı aramalarını ve şüpheli görünen kişileri yakalamalarını emretti. Genç adamın tarif ettiği şekilde eşgalini de anonsa ekledi. Genç adamın karısı anlatmaya devam ediyordu:

-“Saatlerce seni bekledim, sen gelmeyince polise haber verdim. Arama çalışmaları başladı. Şanslıyız ki arabanı birileri fark etmiş, bize haber verdiler. Hemen buraya geldik. Karanlıkta seni aramak çok zordu ancak hava aydınlanınca yerdeki ayak izlerini fark ettik. Ormana doğru ilerlediğini anladık. Ve izleri takip ederek buraya kadar geldik. Şükürler olsun iyisin!”

Polis araya girerek konuşmaya başladı:

-“Beyefendi sizi ormana bir adamın getirdiğini söylediniz ama size ait olan izlerden başka orada hiç iz yok! Karınız da bu konuda beni onaylayacaktır. Olaylar zihninizde karışmış olabilir mi? Çok ciddi bir kaza geçirdiniz, böyle şeyler düşünmeniz normaldir tabii ki. Ambulans da gelmek üzeredir. Sağlıklı olduğunuz için şükretmelisiniz, çok ucuz kurtuldunuz…”

Genç adam duyduklarına inanamıyordu. O yabancı adamla neler yaşadığını çok net hatırlıyordu. Burnundan akan kanın tadı hala dilindeydi. Ancak ormanın girişinde nasıl tek bir kişinin ayak izi olabilirdi?

Karısı genç adamın bu düşünceli durumunu fark etti ve bu durum onu da tedirgin ediyordu:

-“Sevgilim, düşünme artık bunları. Olan oldu artık. Birazdan ambulans gelir, hastaneye gideriz. Hemencecik eski ve sağlıklı haline dönersin. Ah seni çok seviyorum!”

Karısı her zaman olduğu gibi yine genç adamın en büyük yardımcısıydı. Tam bir can yoldaşı ve hayat arkadaşıydı. Ona aşk dolu minnettar gözlerle baktı. İkisi de gülümsüyor ve birbirleri için ne kadar değerli olduklarını bir kez daha –çok geç olmadan- anlamış olmanın mutluluğunu yaşıyorlardı.

-“Ee ne yapalım bu haftaki pazar tatilimizi de hastanede geçireceğiz artık.”

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir