Edebi

Çok Uzağa Çok Daha Yakına

Bazen gelir ki zaman yalnızca kendine ihtiyaç duydurur insana. Bazen de öyle bir zaman gelir ki insan kendinden uzağa, çok uzağa kaçıp gidebilmek ister.

Yorgun ayaklarını beyazla süslenmiş koltuğa uzattı. Aklında geçmişin ayak izleri dolanıyordu. Elindeki şarap bardağını inceledi. Bardağın üzerine İstanbul çizilmişti. “İnce işçilik” diye geçirdi aklından.

Yorgundu. Birçok insana gülücüklerle günaydın dağıtmıştı. Şimdiyse gülücükleri bitmiş yerine dümdüz bir çizgi hâlini alan, pembesi silinmiş dudakları kalmıştı. Esnedi. Gülümsedi. Az daha esnese ağzı yırtılacaktı. Bardağı kahverengi sehpaya bırakıp parmaklarını çıtlattı. Yorgundu. Alkolden çok uykuya ihtiyacı vardı.

“Rakı, şişesinde balık olsam!”

Yolu, uzundu. Bedeni dinçti ama ruhu… Ona sormalı bir de, bu ıssız yolda, gecenin karasında kalmış yalnız kaldırımlara eşlik etmek istiyor muydu? Ruhu, bu ağırlığı, bedenini, kaldıramıyordu artık. Geleceğin kör ışığı aklını aydınlatıyordu. Ne olacaktı? Vakit ne zaman gelecekti? Cebinden bir tane sigara çıkardı. Yakın ölümü dudaklarının arasına sıkıştırdı. Hava ayazdı. Yırtılmış eldivenleri… Soğuğa meydan okumaya çalışan siyah ceketi içinde – hava ayazdı, mevsim güzdü. Dinlenmeye ihtiyacı vardı fakat yol daha bitmemişti.

Geçtiği yollarda seyrek ışıklar yanıyordu. Bir evden bağrışlar gelmişti hele. Beyaz bir donla, kucağına kıyafetleri emanetmiş gibi bırakılan bir adam kapıdan kovulmuştu. Adam, sarhoştu. Ardından kapanan kapıya küfürler edip, dönüp arkasını yürüyüp gitmişti. Hava ayazdı. Adam, titreyerek atıyordu adımlarını. Dudakları hilal şeklini aldı. Gülümsüyordu. Uzun zaman olmuştu. Sigarası bitti, yenisini yaktı. Ölümden çok neyi vardı ki? Bir evin önünde durdu. Turuncuya boyanmış müstakil bir evdi. Hava ayazdı, gece karaydı her zamankinden çok. Işık, yanıyordu. Zile uzandı eli ama basamadı. Ya hırsızsa, ya katilse… Bunlardan birisi miydi? Kendinden ne de çok uzaktı. Bir katil olabilirdi, sokakta gördüğü her kimsesiz hayvana yem, mama, su alsa bile. Bir hırsız olabilirdi, cebi para ve sigarayla dolu olsa bile.

“Yıldızları izliyorum / ekmek yiyerek / bazen öyle bir dalıyorum ki / yıldızları yiyorum/ ekmekleri izleyerek.”

Koltuktan uyuklar gibi kalktığında gece saat üçe geliyordu. Ayaklarını sürüye sürüye mutfağa ulaştı. Bir bardak su dolduracakken kendine, gözü çöp kutusuna ilişti. Sabahın erken saatinde çöpçüler geçecekti. Bardağı tezgâhın üzerine geri bırakıp, çöpe doğru yürüdü. Eğilip mavi poşetin ağzını bağladı. Bağladıktan sonra uykulu uykulu dış kapıya ilerledi. Uykuya ihtiyacı vardı. Yarın kaygısı olmadan yalnızca ölmeye ihtiyacı vardı.

“Bir elinde cımbız / bir elinde ayna / umurunda mı dünya”
Işığı yanan evin kapısının önündeki yüksekliğe oturmuş, kafasını iki elinin arasına almış, cesaretini toplamaya çalışıyordu. Ya zile basacaktı ya da o kapı açılacaktı. Ya hırsızsa ya katilse… Olsun.

“Ulur aya karşı kirli çakallar / ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa / Mona Rosa, bugün ben de bir hâl var / yağmur iri iri düşer toprağa / ulur aya karşı kirli çakallar”

Kapıyı açtığında bir delikanlıyı gördü. Elindeki çöp poşetini kapının kenarına koymadan önce inceledi oğlanı. Kara yağızdı, delikanlı. Ensesi esmerdi. Saçları siyahtı. Eldivenleri yırtık yırtıktı. Genç, kapının açılmasıyla irkilmiş fakat bir tepki vermemişti. Kapıyı kapatıp içeri geçecekken, hava ayazdı, mevsim güzdü, gece karaydı, yamandı… İçeriye davet etmeyi düşündü. Ya hırsızsa, ya katilse…

“Ölüm, çalma kapımı / ben ölecek adam değilim.”

Ya hırsızsa, ya katilse… Kapı kapandı ardından.

“İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık / biri benim, biri de serseri kaldırımlar.”

Yırtık eldivenlerini cebine iliştirip, yürüdü.

Comments (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

BİR KÜÇÜK NOT

Sponsorluk ve reklam için: info@rihtimdergi.com

YAZI GÖNDER

Demlik bölümüne, belirlenen tema ile ilgili Öykü/Deneme/Şiir türlerindeki yazılarınızı 20 Ocak 2019’a kadar gönderebilirsiniz.

39. Sayı için tema: “Tekerrür”
demlik@rihtimdergi.com

Detaylı bilgi için tıklayınız.