Çiçili İdris (XIII. ve Son Bölüm)

by • 9 Ağustos 2015 • Devamlı Öykü, RıhtımYorumlar (0)784

1870 Senesinin sıcak ve nemli bir Mayıs akşamı Mösyö Lampard’ın dükkanının önünde siyah bir fayton durdu. İçinden, düzgün giyimli, fötr şapkalı iki adam ellerinde siyah meşin çantalarla inerek Mösyö Lampard’ın dükkanından içeri girdiler. Kısa bir süre sonra dükkandan dışarı çıkan aynı adamların bu kez elleri boştu. Kapının önünde kendilerini beklemekte olan faytona binerek geldikleri istikamete doğru gözden kayboldular. Yapılan teslimatın cesameti gibi çantaların içerisinde ne olduğu da ayan beyan ortadaydı. Vakit, yapılan teslimatı bankaya yetiştirmek için geçti. Bu itibarla, gelen para her nereden geliyor veya kime teslim edilecekti ise, o gece dükkanın kasasında muhafaza edilme mecburiyetinde idi.

Çiçili İdris umumiyetle bu minvaldeki yüklü teslimatlardan bizzat görevlendirdiği has yancıları sayesinde süratle haberdar olur ve vakit geçirmeden icap edeni yapardı. Bundan sebep, Yanıkkapı Semtinin köşe başlarında gün boyu eğleşirmiş gibi görünen bu kişiler, aslında onun üçüncü, beşinci daha bilmem kaçıncı gözleri gibiydiler. Bu defa nasıl oldu bilinmez lakin bu mühim haber tez vakitte Çiçili’ye uçtu ve o da icap edeni yapmak üzere hummalı bir mesaiye koyuldu.

Gece kavuşup Galata Semti sakinlerinin sokaklardan el-ayak çekme vakti geldiğinde o, tefeciler sokağına çoktan sızmış, ilkin, malum dükkanın hemen arkasındaki söğüt ağacına bir kedi kıvraklığında tırmanmış ve ardından binanın çatısına zıplayıvermişti.

Parmaklarının ucuna basa basa çatı kapağına kadar yürüdü. Kapağı yerinden dikkatlice kaldırarak çatı arasına girdi. Sırtındaki çantayı yere indirip içindeki gemici fenerini çıkardı ve fitilini ateşledi. Yanan feneri eline alıp etrafa şöyle bir baktı. Çok geçmeden üst kata iniş kapağını buldu. Önce kapağı eliyle kaldırmayı denedi fakat muvaffak olamadı zira kapak içeriden kilitlenmişti. Çantasından bir levye çıkarıp kapak menteşelerinin bulunduğu arka kısıma yerleştirdi ve olağanca gücüyle yüklendi. Ahşap kapağın menteşeleri iki üç hamlede çatırtı ile koptular. Menteşe tarafı boşta kalan kapağı kilitli olan istikamete doğru yatırarak kapağı açtı. Çantasından çıkardığı bir ucu kancalı halatla önce çantasını, ardından gemici fenerini üst kat zeminine indirdi. Aynı halatın diğer ucunu çatı mahyasına bağlayıp önce beline sonra ayaklarının arasına doladı ve kayarak kendisi de aşağıya indi. İndiği nokta, binanın ikinci katının merdiven sahanlığı idi. Hemen karşısında Mösyö Lampard’ın yazıhanesi bulunuyordu. Kapının kilitli olacağını düşünerek levyeyi eline aldı fakat kapı kolunu zorladığında açık olduğunu gördü. Geriye dönüp bu kez gemici fenerini eline aldı ve tekrar kapıya yöneldi. Eşikte durdu ve elinde fenerle öylece kala kaldı. Tam karşısında donuk bir yüz ifadesiyle Mösyö Lampard, makam masasının hemen ardındaki koltuğunda oturuyordu. Elinde namlusu İdris’e doğru çevrilmiş bir silah vardı. Çiçili İdris’in dünya gözüyle gördüğü son şeylerdi bunlar. Tetik düştü ve namludan çıkan kurşun alnının tam ortasına saplandı. Başından hiç çıkarmadığı fesi merdivene savruldu, cansız bedeni sırt üstü yere düştü, dazlak kafası ahşap zeminde demir bir bilye gibi sekti. Mösyö Lampard hızla yerinden kalktı ve bir yangına sebebiyet vermemesi için İdris’in elinden düşen gemici fenerini alıp masasının üzerine koydu. Çiçili İdris’in açık kalan çakır gözleri fenerin ışığıyla parıldıyor, çilli yüzünü hiç terk etmeyen o çocuksu masumiyeti son nefesini verdikten sonra dahi ona olan sadakatini muhafaza ediyordu. Başında dikilip uzunca bir müddet Çiçili’yi seyreden Mösyö Lampard bu yürek sızlatıcı yüz ifadesi karşısında pişmanlık dahi duymaya başlamıştı ki derin bir iç çekip kendine geldi. Masadaki feneri alıp hızla merdivenlerden aşağı indi ve doğrudan kapıya yöneldi. Cebinden çıkardığı anahtarla kilidi açıp dışarı çıktı. Sıcak ve nemli havayı ciğerlerine çekti. Bir müddet sırtı kapıya yaslı vaziyette öylece durdu. Sonra kapıyı kilitleyip Tophane Karakoluna doğru yola koyuldu.

Aradan bir saat ya geçti ya geçmedi, acı haber Darıcı Rüstem’in evine bir ateş gibi düştü. Aşı boyalı konaktan analı bacılı yükselen çığlıklar gecenin sessizlik örtüsünü yırttı. İlkin komşular, sonra Şahkapısı ve ardından Galata Semti ayağa kalktı. Zaptiyeler Darıcı Rüstem’in koluna girip teşhis için hadise mahalline götürdüler. Rüstem, yıllardır göremediği oğlunu o vaziyette görünce üzerine kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Acılı baba güçlükle teskin edilebildi. Haber, tez elden Feriköylü Necmi’ye, oradan Tulumbacı Hüsnü’ye uçuruldu. Tanyeri ağarırken Galata Semtinin neredeyse yarısı hadiseden haberdar olmuştu bile. Olmayanlar da olanlar vasıtası ile gün öğleye erişmeden haberdar edildiler.

O gün, zahireciler çarşısında açılan dükkan sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. Feriköy, Beşiktaş, Ortaköy, Karaköy, Haliç, Topkapı ve hatta Sultanahmet semtlerinden gelen binlerce kişi Yeni Cami önünde toplandı. Sadrazam Fuat Paşa, tüm kolluk kuvvetlerine, taşkınlık yapılmadığı takdirde cemaate zinhar müdahale edilmemesi lakin, muhtemel bir taşkınlık hali için de tetikte olunması emrini verdi. Beklenenin aksine hiçbir taşkınlık vuku bulmadı. Bir ucu köprüye diğer ucu tersane yoluna ulaşan cemaat, ilkin öğle namazı ve müteakip cenaze namazı için saf tuttu. Merhuma hakkını helal eden cemaatin sedası tepelerde yankılandı. Manzara hakikaten seyretmeye değerdi.

Çiçili İdris’in naaşı, Yeni Cami’den alınıp mahşeri kalabalığın omuzlarında Feriköy Mezarlığına doğru taşınırken Mösyö Lampard, Tophane Karakolunda bir Fransız mütercim eşliğinde o gece vuku bulan hadiseye dair ifade vermekteydi. Yazıcının, tercümeye dayanarak kaleme aldığı ifadesini tamamlamasını bekleyip belgeyi imzaladı ve karakoldan ayrılarak Şahkapısı’ndaki kiralık evinin yolunu tuttu. Evine ulaştığında uykusuz ve bitkin bir haldeydi. Hizmetlilere, derhal üst kattaki banyoyu hazırlamaları talimatını vererek merdivene yöneldi. Basamakları yavaş yavaş çıktı. Koridoru bir ucundan diğerine katedip yatak odasına girdi. Kapının karşısında, pencerenin hemen önünde duran ince motiflerle süslü, beyaz formika kaplı ahşap karyolada, kırmızı saten bir gecelik içinde, uzun boylu, beyaz tenli bir afet-i devran sere serpe yatmaktaydı. Mösyö Lampard, tilki uykusundan yeni uyanmış intibası veren bu kadının yüzüne yorgun bir tebessümle baktı. Sonra, üzerindekileri çıkarıp elbise dolabından aldığı tahta askılara tek tek ve itinayla yerleştirip dolabın askılığına astı. İşlemelerinden karyola ile takım olduğu anlaşılan dolabın kapağını yavaşça kapatıp yatağa doğru ilerledi. Kadının, onun tarafına doğru katladığı dantellerle bezeli beyaz yatak örtüsünü ayak ucuna doğru bir daha katlayıp yatağa uzandı. O an göz göze geldikleri bu olgun ve alımlı kadın, sırra kadem basan Tefeci Arsen’in zevcesi ve Çiçili İdris’in büyük aşkı Anuşka’ dan başkası değildi.

Anlaşılan, yıllar boyu refah içerisinde yaşamaya, göz önünde olmaya ve hemcinsleri tarafından kendisine gıptayla bakılmaya alışmış Anuşka’ya, herkesten kaçarak, sürekli mekan değiştirerek yaşamak zor gelmiş, bitmez gözüyle bakılan o büyük aşk üç sene zarfında tükenip gitmişti.

İdris’in ölümünün ardından henüz üç gün geçmişti ki gecenin sabaha erdiği saatlerde Şahkapısı yokuşunun hemen başında bir vaveyladır koptu. Çevredeki konakların sakinleri odalarının camlarına koşuştular. Dışarıdaki manzara sahiden dehşet vericiydi. Mösyö Lampard’ın gösterişli kiralık konağı alev alev yanıyordu. Tulumbacılar hadise mahaline ulaştıklarında alevler tüm konağı sarmış, iş işten geçmişti. Bu saatten sonra onların yapabileceği tek şey bu yangının yan binalara sıçramasını önlemekten ibaretti. Öyle de yaptılar. Gösterişli ahşap konak, içeriden gelen çığlık sesleri ve bu sesleri eli-kolu bağlı, çaresiz dinleyen büyük kalabalığın gözleri önünde iki saat içerisinde kül olup gitti. Bu yangın beşi hizmetli olmak üzere toplam yedi cana maloldu.

Sabah, Çınarlı Kahve’nin o vakitlerde gelmesine hiç alışık olunmayan bir müdavimi tek başına kapıdan içeri girdi. Feriköylü Necmi idi gelen. Baba Hakkı, hemen koltuğundan kalkıp Feriköylü’nün oturmak üzere yanaştığı masaya yöneldi. Bir sandalye çekti ve tam karşısına oturdu. Kollarını önünde bağdaştırıp anlatmasını istercesine masaya dayadı. Ancak Feriköylü tek bir söz dahi etmedi. Baba Hakkı, onun müstehzi gülümseyen yüzü ve parıldayan gözlerine uzun uzun baktı. Söze ne hacet! O gözler, o gece olup bitenleri bir bir anlatıyorlardı zaten.

-SON-

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir