Çiçili İdris (IX. Bölüm)

by • 26 Kasım 2014 • Devamlı Öykü, RıhtımYorumlar (0)913

Abdülkadir Efendi, bulunduğu makam ve mesuliyetleri itibarı ile bitirimler dünyasına aşina idi. Bu manada, onların usullerini, kaidelerini, kimin, nerede, ne şekilde davranacağını çok iyi bilirdi . Tulumbacı mı, Mekri mi? Hangisinin geleceğini merakla beklerken, bir taraftan da vaktini israf etmemek maksadı ile makamına oturmuş, bab-ı hükümetçe neşredilen yeni tevkif nizamnamesini tetkik ediyordu. Nöbetçi zaptiye eri kapısını çalıp da Tulumbacı Hüsnü’nün geldiğini haber verdiğinde, göz gezdirdiği nizamname kitapçığını masasına bırakıp süratle odasından çıktı, alt kata inerek karakolun ana giriş holüne ulaştı. Burada, eli yüzü kan, vücudu kesikler içindeki Tulumbacı Hüsnü ile göz göze geldiler. Hüsnü, donuk gözlerle Abdülkadir Efendi’ye bakarak,

– Mekri Necip’in defteri dürüldü reis! Cezası neyse çekmeye geldim,

dedi. Abdülkadir Efendi, Hüsnü ve etrafındaki zaptiyelere husule gelen neticeden memnuniyetini belli etmemeye gayret gösterse de hissiyatı suratında beliren hafif tebessümden rahatlıkla anlaşılıyordu. Gerçi onun nezdinde her ikisi de baş belası adamlardı. Hemen her gün mesaisinin ehemmiyetli bir kısmını onların çetrefil işlerine harcamak mecburiyetinde kalıyordu. Buna mukabil Mekri’nin ölüp Hüsnü’nün sağ kalması onu ister istemez memnun etmişti. Ne de olsa, başta çarşı esnafı olmak üzere Galata Semti’nin ahalisi içinde Mekri’yi seven bir Allah’ın kulunu bulmak mümkün değildi. Tulumbacı, kul hakkına göz dikmeyen, sözüne güvenilir, dahası ahali tarafından sevilen bir kabadayı idi. Bununla birlikte bu neticenin onu en çok memnun eden tarafı, iki baş belasından birinin ölmüş diğerinin ise kodese girecek olduğu idi.

Abdülkadir Efendi bir müddet Tulumbacıyı süzdükten sonra sözüne karşılık verdi;

– Cezanı kesecek olan ben değilim Tulumbacı, o işe nizamiye mahkemesinin hakimleri bakacak.

Sonra çevresindeki zaptiyelere dönüp,

– Tabibi uyandırın. Gelip yaralarına baksın. Şayet zaruri görürse Valide Sultan Darüşşifasına götürür ne lüzum ediyorsa ifa edersiniz,

dedi ve merdivenlere doğru yürüyüp makamına çıktı. Oyalanmadan cekedini sırtına geçirip karakoldan ayrıldı.

Tulumbacı Hüsnü’nün kodese girmesi, Galata Semti sokaklarının kendilerine kaldığını düşünen kimi nam sahibi kabadayının iştahını kabartmıştı. Bunların en bilindik olanları; Balıkpazarını haraca kesen Adalı Ethem ile civardaki randevu evlerinin haracını yiyen Daltaban Ali idi. Lakin, diğerleri gibi onların hevesleri de tez vakitte kursaklarında kalacaktı.

Tulumbacı Hüsnü, üvey anasını başkalarına pazarlarken yakaladığı öz babasını öldürmekten hapis yattığı vakitlerde, içeride olup dışarıdaki işlerin nasıl sevk ve idare edileceği hususunda kodes müdavimi ağa babalardan ciddi tecrübeler kazanmıştı. Bununla birlikte dışarıdaki işlerini takip edecek iki mühim adamı vardı. Bunlardan biri, evvelki hapisliğinde kendisine biat eden, can yoldaşı Feriköylü Necmi, diğeri ise cin fikirliliği ve gözü karalığı ile kısa bir müddet zarfında has adamı olan İdris’ti. Mekri’nin tüm yancılarının da kendisine biat etmesi ile birlikte bir talimatı ile Galata’nın tozunu atacak cesamette bir ekip husule getirmişti. Bu öylesine bir ekipti ki; Adalı Ethem’i kendi mekanı olanı Balıkpazarı’nda basıp yancılarını dayaktan geçirmeye, tıpkı sol kulağı gibi sağ kulağını da ikiye ayırmaya muktedirdi. O yine ucuz kurtuldu! “Aman!” dileyip bir daha Balıkpazarı’ndan dışarı adım atmayacağına dair kur’ana el bastı. Namusu ve şerefi üzerine and içerek hiç olmazsa canını kurtardı.

Siz bir de Daltaban Ali’yi sorun!.. Onun başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmeyen cinstendi.

Anlatılan o ki; Tulumbacı Hüsnü’nün adamları bir gece bunu, yancılarıyla birlikte Çınarlı Kahve’den çıkışında takibe almışlar. Tenha bir yerde kalabalık bir ekiple kıstırıp başlarına patates çuvallarını geçirmiş, ‘allah yarattı’ demeden bir temiz sopalamışlar. “Ah! Vah!” sesleri kesilip dayak faslı nihayete erdikten sonra, cümlesini yarı baygın bir vaziyette merkep arabasına istifleyip gerisin geri Çınarlı Kahve’ye getirmiş anadan üryan soymuşlar. Yancılarını, evvela birbirlerine sonra çınarın gövdesine dolaya dolaya sıkıca bağlamışlar. Bağırıp ses etmesinler diye de çoraplarını çıkarıp ağızlarına tıkmışlar. Daltaban Ali’ye gelince… Ayak bileklerinden bağlayıp baş aşağı çınarın dalına asmışlar. Makat deliğine de kırmızı bir karanfil sokmuşlar. Bir saat pandulü gibi ağaç dalına asılı halde kaç saat sallandıysa adam; kanı beynine hücum etmiş. Daltaban Ali o gece ruhunu teslim etmiş. Gün ağarıp da çıraklar kahvehaneyi açmaya geldiklerinde burnundan, kulaklarından kan gelmekteymiş. O korkunç vaziyeti görünce, önce telaşa kapılıp çığlıklar atmış, sonra bir koşu gidip zaptiyeye haber etmişler.

Şeytanın bile aklına zor gelecek bu tezgahı kim kurdu bahsi, Galata Ahalisi’nin dilinde günlerce dolandı durdu. Herkesin müşterek kanaati, bu işin İdris’in başının altından çıktığı istikametindeydi. Daltaban Ali’nin yancıları, bu hadiseyi aydınlatmak üzere Tophane Karakolu’nda tek tek ifadeye çekildiler, saatlerce sorgu-suale tâbi tutuldular ama nafile! Can korkusundan biri çıkıp da “bize bunları yapan Tulumbacı Hüsnü’nün adamlarıydı” demedi, diyemedi.

Abdülkadir Efendi, masumiyetine dair kanaatini halen muhafaza etmekle beraber, İdris hakkında ayyuka çıkan söylentilere daha fazla kulak tıkayamadı. Bununla birlikte, zihnini halen meşgul eden Tefeci Arsen vakasındaki masumiyeti de kati değildi. Onu zaptiyeler nezaretinde Tophane Karakoluna getirtip bizzat kendisi, saatlerce sorguya çekti. Bu süre zarfında çapraz suallerle onu faka bastırmaya, ağzından laf almaya, sualleri karşısında surat ifadelerinden manalar çıkarmaya uğraştı. “Onca zaman devam eden sorgu-sual neticesi elde ettiği ne oldu?” derseniz; masum bakan bir çift çakır göz ve mütemadiyen gülümseyen çilli bir yüzden, yani koca bir hiçten ibaretti. İdris, sabah saatlerinde getirildiği Tophane Karakolu’ndan ikindi vakti salıverildi. Birkaç gün sonra Feriköylü Necmi’nin yancılarından biri suçu üstlenip tevkif edildi.

Tulumbacı Hüsnü, teslim oluşundan bir ay kadar sonra, I. Meşrutiyet döneminde frenk usullerine göre yeniden tanzim edilen İstanbul Nizamiye Mahkemesince muhakeme edildi. Hadiseye şahitlik edenlerin onun lehine sarf ettiği sözler ve Tophane Karakolu’ndaki iyi hali cezasının hayli hafiflemesine sebebiyet vermişti. Neticede, Mekri Necip’i öldürmekten 15 yıl hapse mahkum oldu. Mahkemenin hakkındaki bu hükmü ile yeni inşa olunan Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi’ne gönderildi.

Tulumbacı Hüsnü’nün, kodeste yattığı müddetçe gördüğü hürmetin, izzet ve ikramın dışarıdakinden pek bir farkı yoktu. Tez vakitte orada da ağırlığını koymuş, tevkifhanenin bir numaralı ‘ağa babası’ olup çıkmıştı. Öyle ki,  tevkifhane nizamının sağlanmasında müdürden ziyade onun sözü geçmekteydi. Gardiyanlar ve infaz memurlarına gelince…  Açık görüş günleri olan Perşembeler haricinde faaliyet gösteren ve içeriden dışırıya, dışarıdan da içeriye haber taşıyan birer ulak gibiydiler. Tulumbacı Hüsnü, bu önemli hizmetlerinin bedelini onlara fazlasıyla ödüyordu. Netice itibarı ile nizam öylesine güzel kurulmuştu ki bir saat misali tıkır tıkır işliyordu. Lakin, dışarıdan bakıldığında her şey tıkırında gidiyormuş gibi görünse de Hüsnü’nün mühim bir derdi vardı; Zümrüt…

Kardeşi İdris’i, tersane yolunun kıyısındaki kumsalda kendinden geçmiş bir vaziyette yüzükoyun yatarken bulduğu ve kucaklayıp evine götürdüğü o günün sabahı, gözlerinin yeşilinde kaybolup gittiği, kuğu boyunlu, ak sineli Zümrüt, gayrı yüreğinden ve zihninden çıkıp gidesi değildi. Galata’nın en namlı kabadayısı olsa ne fayda! Kara sevda idi bunun adı, âkil adamı dahi del’eylerdi. Kodeste vakit geceye erip döşeğine her uzanışında, muhtelif vesilelerle gün boyu unuttuğu derdi yeniden depreşiyor, Zümrüt’ün, onu sokak kapısından uğurlarken sarf ettiği sözlerini hatırlıyordu;

– Ellerin dert görmesin ağam…

15 yıl hapis yatacaktı Hüsnü, de ki iyi halinden asgari 10 yıl…  Bekler miydi elin kızı? Gençliğini, güzelliğini kodeste yatan bir adam için heba eder miydi? Sağ kolu, has adamı da olsa, ona dair hislerini nasıl açardı kardeşi İdris’e. Ondan ne hakla yardım talep ederdi? Mütemadiyen düşünüyor lakin akla mesnetlenmiş bir çıkar yol bulamıyordu.

Kara sevdasından sebep kara kara düşüncelere gark olduğu bir gecenin sabahı, koğuşun demir kapısı gıcırtıyla açıldı ve içeri giren gardiyanın tok sesi duyuldu,

– Hüsnü Reis! Ziyaretçin var.

Hüsnü, yatar vaziyette bulunduğu döşeğinden,

– Ne vakit Perşembe oldu? Nasıl da geçiyor zaman!

diye söylendi. Yavaşça hamle ederek ayaklarını taş zemine uzatıp döşeğe oturdu, ranzasının altına giden yumurta topuklu kunduralarını ayak yordamıyla aradı, bulduktan sonra ayağına geçirip “Bismillah!” çekerek doğruldu. Baş ucundaki ranza demirine vidalanmış askıya asılı duran fesini aldı, başına geçirdi ve itina ile düzeltti. Ardından, fesinin içinde kalan kahküllerini dışarı çıkarıp parmaklarıyla şekle soktu. Yelek cebinden çıkardığı fildişi tarakla bıyıklarını taradı. Ağır ağır yürüyerek koridora çıktı ve görüş salonuna doğru ilerledi. Önü sıra yürüyüp görüş salonunun kapısını açan gardiyanın ardından salona geçti. Salondakileri şöyle bir süzdü fakat tevkifhaneden aşina olduğu simalar dışında tanıdık birini göremedi. Gardiyana dönüp sordu,

– Kimdir benimle görüş isteyen?

Gardiyan eliyle işaret ederek,

– Şurada, camın önündeki masada oturan yeşil esvaplı kadın,

dedi. Hüsnü, garipsemiş bir ifade ile başını sağa sola sallayarak camın önündeki masaya doğru ağır adımlarla ilerledi. Masanın başına geldiğinde, tahta iskemlede oturan ve pencereden dışarıyı temaşa eden kadın, başını aniden ona doğru çevirdi. Göz göze geldiler… Zümrüt’ün yeşili Hüsnü’nün pırıltılı siyahına bir kere daha karışmış her ikisi de birbirlerinin gözlerinde yeniden yok olup gitmişlerdi. Galata’nın namlı kabadayısı, Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi’nin ağa babasına ne olmuştu şimdi? Aynı bedendeki onsekizlik delikanlı, yıllardır o bedenin mutlak hükümdarı olan kırkına merdiven dayamış anlı şanlı kabadayıyı alt etmiş, adeta bedeni ele geçirmişti. Ağzı kurudu Hüsnü’nün, yüreği bir serçe yüreği gibi atar oldu. Yüzündeki sert ve yerleşik ifadenin yerini ince ve şaşkın bir tebessüm aldı. Siyah zeytin gözleri Zümrüt’ün yeşiline takıldı kaldı. Zümrüt, titreyen sesiyle,

– Ağam, sana temiz çamaşırlar getirdim, giyersin,

diyerek masadaki paketi Hüsnü’nün önüne doğru sürdü.  Paketin itina ile hazırlandığı her halinden belli idi. Hüsnü, henüz şaşkınlığını üzerinden atamamış olmasından sebep bir müddet daha cevap veremedi. Zümrüt’ün yeşil esvaplar içerisinde daha da tesirli hale gelen yeşil gözlerine adeta kilitlenmişti. Neden sonra, derin bir nefes alıp kendine çeki düzen vererek Zümrüt’ün sözlerine karşılık verebildi.

– Görüşe gelmekle beni ihya ettin. Hediyen, şahsım için keseler dolusu altından kat be kat değerlidir, lakin bilesin ki bu mekandaki mevcudiyetinle bana tevcih etmiş olduğun hediyenin yanında esamesi dahi okunmaz. İdris’i evinize getirdiğim günden beri; seni, bakmalara doyamadığım zümrüt yeşili gözlerini, kapıdan uğurlarken şahsıma söylediğin sözleri düşünmekteyim. Gönül isterdi ki seninle bu kasvetli mekanda değil, güneşin, ağaçların, cıvıldaşan kuşların altında, denizin kıyısında oturup hasbihal edelim fakat kaderimizde bu da varmış, neylersin!

Hüsnü, Zümrüt’e tam da duymayı arzu ettiği şeyleri söylüyordu. Hüsnü’yü aylardır yiyip bitiren derdi Zümrüt’ün de derdi idi. Ayrılık ve hasret, tıpkı Hüsnü gibi onu da uyutmuyordu geceleri. Yastığa başını koyduğunda o da Hüsnü gibi o sabahı, birbirlerini ilk defa gördükleri günü düşünüyordu. Seher yelinin muzipçe esip başındaki tülbentin düğümünü çözdüğü, beyaz sinesini Hüsnü’nün gözleri önüne serdiği günü. Hüsnü’nün, “Allah seni sevdiğine bağışlasın bacım”sözlerini.

 Zümrüt, titreyen sesiyle,

– Buraya gelebilmek, gönlümün efendisini tekrar görebilmek için İdris’i ikna etmem çok zahmetli oldu. Ancak görüyorum ki karşılıksız değilmiş hislerim, bu uğurda verdiğim hiçbir gayret boşa değilmiş. Bilsen, öylesine mesudum ki… Yaşadığım şu an için her şeyi göze almaya değermiş.

Çaycı iki bardak ıhlamur getirdi. Konuşmadan göz göze bakışarak içtiler. Konuşmaya ne hacetti, gözleri birbirlerine olan hislerini anlatıyordu zaten. Görüş salonunun dışında, kapıda bekleyen İdris içeri girdi ve bulundukları masaya doğru ilerledi. Öylesinde dalıp gitmişlerdi ki, masanın başına geldiğinde dahi ne Hüsnü, ne de Zümrüt onu fark etmediler. İdris, bir süre durdu ve onları seyretti, sonra

– Bir emrin var mı reis!

diye sordu. Hüsnü, istemeyerek de olsa gözlerini Zümrüt’ün gözlerinden aldı ve İdris’e cevap verdi,

– Beni ziyadesi ile bahtiyar ettin. Sağ olasın, var olasın İdris. Bu gece Feriköylü ile beraber bütün ekibi toplayın. Zotiko’nun meyhanesine gideceksiniz. Meyhaneyi sizin için kapatacağım bu gece, sizin söylemenize gerek yok, haberi ona ben göndereceğim. Feriköylü ve sen, kendinize dikkat edin. Olanların unutulması için bir müddet ortalarda görünmeyin. Başkaca bir diyeceğim yoktur.

İdris, Hüsnü’nün elini öperken gardiyanın sesi duyuldu,

– Görüş bitmiştir!

İki kardeş görüş salonundan ayrılırlarken Zümrüt kapı eşiğinde ardına döndü ve Hüsnü’nün, sevdasını haykıran gözlerle kendisine bakmakta olduğunu gördü. Çok mesuttu, mesuttular.

-devam edecek-

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir