Çiçili İdris (III.Bölüm)

by • 7 Haziran 2014 • Devamlı Öykü, RıhtımYorumlar (0)1055

İdris, Çınarlı Kahve’de yediği o okkalı dayaktan sonra babası ve amcaları tarafından apar-topar kaldırıldığı Haseki Hürrem Sultan Darüşşifası’ndan 15 günde ancak taburcu olabildi. Kırılan kemiklerinin yeniden kaynaması için neredeyse bir ayı bulan nekahat dönemini de evinde geçirdi.

Kız kardeşlerinin, aralarında konuşarak kıkırdaşıp-gülüştükleri, ona göre bir incir çekirdeğini doldurmayacak mevzuları mecburen dinlemekten, üstelik ona hizmet eden, yedirip-içiren ve hatta sabunlu bezlerle vücudunu temizleyen kız kardeşlerini küstürmemek için bu durumdan hoşlanıyormuş gibi görünmekten, iyiden iyiye sıkılmış-bunalmıştı. Öyle ki, Babası Rüstem’in yeni kaynayan kemiklerini bir kez daha kırması ihtimalini dahi göze almış, kendini evden dışarı atmak için fırsat kollamaya başlamıştı.

O gece, yer döşeğinde bir sağa bir sola dönmüş lakin sıkıntıdan gözüne dirhem uyku girmemişti.  Sabah kahvaltısından hemen sonra, babası Darıcı Rüstem, cumbadaki divanda henüz sabah kahvesini yudumlarken, mutfak kapısından kendini dışarı attı. Şahkapısı’nın Arnavut kaldırımlı yokuşundan kuleye doğru, yorgun, düşünceli, elleri pantolon cebinde, hızlı adımlarla indi. Yokuş bitip de düzlüğe geldiğinde, sabahın erken saatlerinde Galata İskelesi’ne yanaşan balıkçı teknelerinden fazlasıyla nasiplendiği, üzerine çökmüş rehavetten ve küp gibi şişmiş göbeciğinden belli, sırtını, kulenin yaz güneşiyle ısınan taş duvarına dayamış, mırıldaya mırıldaya kestiren bir sokak kedisinin keyifli hali, anlaşılan onu iyiden iyiye sinirlendirmeye yetmişti. Sessizce yanına yaklaşıp o dillere pelesenk olan okkalı tekmesini zavallı pisiciğe nasıl indirdiyse; hayvancık, neye uğradığını anlamadan acı bir miyavlama eşliğinde havada iki parende atıp dört ayağının üzerine düştü. Can havliyle ve bir solukta karşı kaldırımdaki söğüt ağacının en tepesine kadar tırmanıverdi. İdris,  hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti. Yanıkkapı’dan sur dışına çıktı. Kabak bostanlarının solundan surlara paralel ilerleyen patika yolu takip edip Bitirimler Mekanı’na vardı.

Bitirimler Mekanı, top mermisi tarafından surlarda açıldığı aşikar bir kovuktan girilen ve o günlerdeki mekruh görüntüsüne karşılık, eski devirlerde, muhtemelen nöbetçi askerlerin giysi ve silahlarının saklandığı bir yerdi. Dört duvarında yanan domuz yağından kandiller olmasa, Yedikule Zindanları’nı hiç de aratmayacak zifiri bir karanlığa sahipti.

Galata’nın çoğu kimsesiz, işsiz-güçsüz gençlerinin günlerini geçirdiği bu izbe yerin müdavimleri, ayak işlerinden kazandıkları birkaç kuruşu, barbut atıp soğan çevirerek birbirlerinden utarlardı. Ara-sıra, İdris gibi durumu düzgün olup yolunu şaşıranlar, tek-tük de olsa bu mekana düşerdi. Onlara,  kendileri de bir zamanlar yoluna-yoluna yolmayı öğrenmiş kıdemli müdavimlerce  “yolunmalık kaz” gözüyle bakılırdı.  Bilinirdi ki böylelerinin günlük harçlıkları, 1-2 gümüş mecidiyeden aşağı olmazdı.

Neticede, münakaşası, gürültüsü eksik olmayan, kimi zaman bıçaklamalara varan kumar kavgalarının yaşandığı bu mekanda arbedeler sürer-giderdi. Bu keşmekeş hal, Tulumbacı Hüsnü’nün kodesten çıkışına kadar devam etti. Ne zaman ki o kodesten çıkıp kısa bir müddet zarfında Galata’nın bitirimleri üzerinde mutlak bir hakimiyet kurdu, işte! O tarihten sonra, mekana sükunet hakim oldu.

–         Selamünaleyküm ağalar!

–         Ve aleykümselam…

İdris, ilk kez girdiği bu mekanda kendine kuytu bir köşe bulup çevresindekileri süzmeye başladı. Mekanın orta yerinde, dört-beş genç barbut oynuyorlar, zarları önce avuç içlerine alıp göğüslerine vuruyor, sonra öpüp “ya! Allah” diyerek ahşaptan yapılma büyük bir tepsinin içerisine  savuruyorlardı. Girişin tersi istikametteki iki bitirim ise bir gariban oğlanı aralarına almışlar, ince bir çubuğa yan yana asılı iki soğandan birini ileri doğru atıp dönüşte diğer soğana tokuşturtmaya çalışarak paralarını utuyorlardı.

Alt tarafı soğan çevirmek deyip geçmemek gerek, öyle göründüğü gibi kolay bir iş değildi. Becermeye niyetlenmeden önce el melekesi kazanmak icap ederdi. Soğanı ileri doğru fırlatırken bir topaç gibi kendi etrafında da dönmesini sağlanmak zaruriydi ki geri dönüşünde  istenen  tokuşma  gerçekleşsin. Aksi takdirde, ömrübillah tokuşmazlardı.

İdris’in karşısında, duvara yaslı oturan iki kişi koyu bir sohbet halindeydiler. İdris’in gözleri, sohbet eden bu iki kişiden birine takıldı. Bir yerlerden tanıyordu onu ama nereden? çıkartamıyordu. Uzun uzun süzdükten sonra aklına geliverdi.  O gece,  Çınarlı Kahve’de kendisine saldıran yancılardan biriydi bu.  Evet!  Tam olarak hatırlamıştı; Tulumbacı Hüsnü’nün yancısı idi. Fesini düzeltip ayağa kalktı ve yancıya yaklaştı. O ana kadar mekana giren bu ince, uzun, çilli suratlı, çakır gözlü delikanlının kim olduğunu önemsemeyen yancı, İdris’in aksine, onu görür görmez tanıdı ve belindeki sustalıya davrandı. İdris, tek hamlede onu bileğinden yakaladı. Gözlerinin içine bakarak,

–         O geceyi ben unuttum, sen de unut!

dedi. İdris’in gözleri tüm samimiyetini yansıtıyordu zaten, sözlere gerek yoktu. Yancı elini çekti, İdris ise onun, tüm gücüyle sıktığı bileğini bıraktı. Yancının karşısına bağdaş kurup oturdu.  Haliyle gergin bir ortam vardı mekanda. Diğerleri, onların arasında gelişen bu küçük itişmeye tepki göstermemişlerdi ama muhtemel bir kavgaya müdahale edebilmek için yan gözle onları süzmeyi de ihmal etmiyorlardı. Kendine güveniyordu İdris, buna mukabil bir tedirginlik hali de yok değildi. Ne de olsa kurt-çakal takımına mensuptu karşısındaki insanlar ve ne zaman ne yapacakları, hangi sözden hoşlanıp hangisine kızacakları belli olmazdı. Kıvrak zekası ve cesareti ile bu sohbeti istediği kıvama getirebileceğini ve işlerin nasıl yürüdüğünü merak ettiği bu camia hakkında lüzumlu bilgileri alabileceğini düşündü. Vakit ilerledikçe bunda muvaffak da oldu. Gittikçe koyulaşan, zaman zaman kahkahalarla bölünen derin bir sohbetin tarafı olmayı başardı.

– İsmim İdris, zahireci eşrafından Darıcı Rüstem’in oğluyum.

–  Biliriz kimsin, kimlerdensin!..  Benimki Tahir, bu da kardeşim Ramazan… Öz kardeşim değil ama kan kardeşim.  Öksüz büyüdük,  ana-baba yüzü görmeden, bu surların dibinde kedi enikleri gibi birbirimizi ısıtarak, her lüzum ettiğinde birbirimize omuz vererek büyüdük. Galata Semti’nde bilmediğimiz, girip çıkmadığımız delik yoktur bizim. Her sokakta gözümüz, her duvarın dibinde kulağımız vardır. Böyle olması gerekir. Aksi takdirde fırlamanın biri çıkar beyliğini ilan eder, haraç keser ondan-bundan. Biz, kendi çöplüğümüzde başka horozların  ötmesine müsaade etmeyiz. Yılanın başını büyümeden ezeriz. Reisimiz, Tulumbacı Hüsnü dür. Mert adamdır, kancıklık etmez, edeni de affetmez! Mekri Necip, Daltaban Ali ve Adalı Ethem gibi Galata’ya kök salmış reislerin arasında kendine yer açmak, sivrilip çıkmak kolay iş değildir. Hüsnü bu işte muvaffak olmuş adamdır.

– Peki nasıl muvaffak oldu, Tahir? Tulumbacı Hüsnü ne yaptı da muvaffak oldu?

– O, ayakçıları, yancıları ezmez. Yaptığın iş her neyse, karşılığını mutlaka alırsın. Ganimet neyse ortaya konur.  Payene, payına düşeni alırsın. Bu sayede gençleri kendine çekmeyi başarmıştır. Misal, Ramazan da ben de Adalı Ethem’in tayfası idik eskiden ama sonra baktık ki, Tulumbacı Hüsnü daha cömert, daha adil, hizmetin karşılığını bihakkın ödüyor. Dedik ki, “babamızın oğlu mudur Adalı”,  dümeni Hüsnü’ye kırdık.

– Buna nasıl izin verdi Adalı?

– Bu işlerin bir raconu var elbet! Biz, Adalı’ya yamuk yapmadık. Yapsaydık, Hüsnü de bizi kabul etmez, yancı almazdı. “Bugün Adalı’ya yamuk yapan yarın bana da yapar” derdi.  Mecliste elini öptük Adalı’nın, “Hakkını helal et reis” dedik. O da etti. Reise karşı bir yamuğun yoksa, üstelik mecliste istediysen helalliğini, vermeye mecburdur.  Böyledir bu işler, helallik almadan ayrılmak olmaz, helallik isteyene vermemek olmaz! bizim işlerde racon budur.

Bu camianın kurallarını, kaidelerini dinledikçe hevesi daha da artıyordu İdris’in. Kısa bir suskunluktan sonra sormaya devam etti.

-Alâ!..  Takımın tayfası olmak için ne gerektir? hele onu da söyle ki tam olsun.

Bu kez, konuşmaları sessizce dinleyen kan kardeşi Ramazan aldı sözü.

– “Oldum” demekle yancı olunmaz. Reise bir güzellik yapmalısın, onun gönlünü kazanmalısın önce. Rüştünü ispat edip delikanlılığını, yiğitliğini göstermelisin. Sana itimat edebileceğine kesin kanaat getirmeli. Neticede, reisin en gizli sırlarını bilen kişidir yancı. Ele-güne karşı hakkını, hukukunu, icap ettiğinde canı pahasına koruyandır. Karakolda zaptiyeler falakaya yatırıp tabanlarını sopaladığında ötmeyendir. Kanayan yaralarına tuz bastıklarında, yine ötmeyendir, kerpetenle tırnaklarını söktüklerinde yine ötmeyendir. Hanım evlatlarının becereceği iş değildir yancılık, icap ettiğinde acıya tahammül gerektirir.

Pür dikkat Ramazan’ı dinledi İdris. Karakolda falakaya yatırılmış o adamın yerine koydu kendini. “Dayanabilir miyim?” diye düşündü.  Bir an daldı gözleri. Sessizlik oldu. Bu esnada, Tahir cebinden bir tütün tabakası çıkardı. İnce kıyım Diyarbakır tütününü cigara kağıdına yatırıp kalın-kirli parmaklarının arasında ileri geri ovaladı. Sonra, İdris’e dönüp “keyif otu da katayım mı?” diye sordu. İdris, ikiletmeden “olur” dercesine başını salladı. Tahir, elini öbür cebine attı ve kasap kağıdından serçe parmak boyunda bir fişek çıkardı. Dikkatlice fişeği açıp içerisindeki  pilavlık bulgur büyüklüğünde, kavrulmamış kahve renginde kırıntılardan bir tutam alıp tütünün üzerine serpiştirdi. Kağıdını kıvırıp ovalayarak itinayla bir cigara sardı.  Ek yerini yalayıp yapıştırdıktan sonra İdris’e uzattı.

İdris’in, birkaç kez gizlice babasının nargilesinden çekmişliği vardı ama o güne kadar cigara içmişliği yoktu. Buna mukabil, kendisine sunulan bir cigarayı içmemek olmazdı elbet, üstelik böylesi bir ortamda hiç olmazdı. Cigarayı dudaklarının arasına sıkıştırdı. Tahir, pantolon cebinden bir paket kibrit çıkardı. İçinden bir çubuk alıp taş duvara sürttü ve İdris’e uzattı. İdris, sıkı bir nefes çekince cigaranın tütünü parlayıverdi. Öksüreceği vardı ama bedeninin bu isteğini iradesi ile bastırdı. Sonra bir nefes, bir nefes daha çekince cigara yarıya kadar kor hale geldi. Ramazan müdahale etti,

– Yavaş yavaş çek! ardından kovalayan yok. Cin çarpmışa döndürür adamı bu meret, bakmaz gözünün yaşına.

Sahiden de öyle olmuştu. Çakır gözlerinin feri söndü, karası birden büyüyüverdi. Her daim sola yatık duran başı, yerde yuvarlanıp hızı kesilmiş tencere kapağı gibi olduğu yerde dönmeye başladı. Mekandakilere rezil-rüsva olmamak için azami gayreti gösteriyordu göstermesine de kafi değildi. Çilli yüzünün tüm kasları çözülmüş, şebek maymunu gibi güler olmuştu. Son bir gayretle elini ağzına götürüp cigarayı almaya yeltendi ama dudaklarına yapışan kağıdı dudağının üst derisini söküp aldığı gibi ucundaki kor ateş de işaret parmağı ile orta parmağı arasına yapışıp kaldı.

Kendine geldiğinde, bu ana dair hatırlayabildiği son şeyler,  kanayan dudağının sızısı ile parmaklarının arasındaki yanık acısı olacaktı.

Şuursuz vaziyette birkaç saniye durabildikten sonra sırt üstü taş zemine devrildi. Kel kafası yerde iki kez sekti. Başındaki fesi ise yuvarlana yuvarlana barbutçuların ayaklarının dibine gitti. Donuk gözleri, mekanın tavanına öylece baka kaldı. Mekanda kim varsa kasıklarını tuta tuta, kahkahalarla gülüyorlardı. Az önce elinde avucunda ne varsa, soğan tokuşturacağım derken utulmuş gariban oğlan bile gözlerinden yaş gelip donuna kaçırıncaya kadar, doyasıya güldü, İdris’in bu acınası haline.

Rezillik bununla kalsa iyiydi elbet! Atılan kahkahalarla çınlayan her yanı taş mekan sessizliğe büründüğünde, az önce gülüşen gözlere bu kez şehvet ateşi düşer oldu. Tahir, diğerlerine çıkın dercesine göz etti. Diğerleri, bunun ne anlama geldiğini hemen anlandılar ve izbeyi kovuktan sürünerek bir bir terk edip sıralarını beklemeye başladılar. Tahir, yerde sırtüstü yatan İdris’in önüne oturduğu örgü oturağı sürdü ve omuzlarından yapışarak oturağın üzerine yüzükoyun yatırdı. El yordamıyla uçkurunu çözüp pantolonunu ve donunu diz hizasına kadar sıyırdı. Ardından aynı hareketleri kendisi için tekrarladı. Sonrasında İdris’in üzerine çöküp var gücüyle abandı.

Bu esnada, dışarıdakiler hiç konuşmadan mekanın önünde bir aşağı bir yukarı volta atıyor, sıranın kendilerine gelmesini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Çok geçmeden Tahir izbeden çıktı, kan kardeşi Ramazan girdi. O çıktı, diğeri, sonra diğeri girdi. Paye ve kıdem  sırası asla bozulmadan, her biri tek tek girdi ve çıktı mekandan. Soğan tokuştururken utulan oğlan bile nasibini almıştı İdris’in verdiği zevkten. Üstelik, hayatında ilk kez. Konuşmuyorlardı, lakin yüzlerine yapışan o yılışık ifade dikkat çekiyordu. Günbatımına yakın bir vakitte,  zafer kazanmış birer komutan edasıyla ve toplu halde Yanıkkapı’nın yolunu tuttular.

İdris, bir saat bir çeyrekte ancak kendine gelebildi. Başı yerindeki, baş değil dağlardı sanki. Vücudunda yeni iyileşmeye yüz tutan kırıklarının her biri ayrı ayrı zonkluyor, bu ona tahammül edilmesi güç acılar veriyordu. Öylesine bir acıydı ki çektiği, başlangıçta ardındaki acıyı duymadı bile. Ne vakit elini ardına attı, işte o vakit başına gelenlerin vahametini anladı.

Durumu ne denli vahim olsa da metanetini muhafaza etmesi gerektiğini düşündü. Bulunduğu iğrenç durumdan kurtulmaya ve dizleri üzerinde doğrulmaya yeltendiyse de gücü kifayet etmedi. Karnının altında duran tabureyi çekmeyi güçlükle başardı. Tüm kuvveti tükenmiş gibiydi. Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bildiği tüm küfürleri ardı ardına ve avazı çıktığı kadar bağırarak sıraladı. Ettiği tüm küfürler, manidar bir şekilde taş duvarlardan aksedip çınlaya çınlaya kendi kulaklarına doluştu.

Salya-sümük yüzükoyun halde taş zeminde yatarken, odadaki ışığın iyiden iyiye azaldığını fark etti. Duvardaki kandillerden üçü sönmüş, kalan bir kandil ise kendini anca ışıtır halde, söndü-sönecek gibiydi. O kandil de sönerse, bu lanet olası izbeden sabaha kadar çıkamayacağını düşündü. Sürünerek de olsa tüm gücünü toplayıp çıkmalıydı burdan. Ya sonra?..  Sonrasını da o vakit düşünürdü.

Olduğu yerde yüzükoyun geriye döndü, dizleri ve dirseklerinin üzerinde dikelerek o güne kadar yaşamadığı acılar içerisinde emekleye emekleye kovuğa ulaştı. Kolları ile yapışıp bedenini yukarı çekti ve sürünerek kendini dışarı attı. Sırt üstü toprağa uzandı. Gökyüzündeki dolunaya baktı. Etraftaki otun, çimenin, toprağın kokusunu çiğerlerine çekti. Başına gelenleri düşünüp yeniden ağlayacak oldu, sonra vazgeçti.

Ne yapıp-edip evine, sıcak yatağına dönmeliydi. Biraz daha güç toplayıp ayağından düşmeye yüz tutmuş pantolonunu yukarı çekti, uçkurunu sıkıca bağladı. Surlara kadar emekleyip sur taşlarına tutunarak yavaş yavaş ayağa kalktı. Sonrasında, duvara  yaslana yaslana, küçük adımlarla Yanıkkapı’ya doğru yola koyuldu. Topu topu  beş dakikalık yolu dinlene dinlene yirmi dakikada katedip Yanıkkapı’ya ulaştı. Ancak, bu halde oradan geçip sur içine giremezdi, zira kapının tam karşısında Çınarlı Kahve vardı. Vakit kabadayıların, bitirimlerin toplanma ve istişare vaktiydi. Devam edip tersane yoluna ulaştı. Deniz, yolun hemen ardında, yüzeyinde kırılan dolunay ışıklarıyla ona “gel!” diyordu. Yıkanıp-temizlenmeye, kirinden ve yapış yapış pisliğinden arınmaya çok ihtiyacı vardı. Yolu geçip kıyıya ulaştı. Çevresine şöyle bir baktı; kimsecikler görünmüyordu. Yere çöküp anadan üryan soyundu, emekleyerek denize girdi ve kendini Haliç’in serin sularına bıraktı.

Anası, babası, kardeşleri ve amcaları onun evden çıkıp gittiğini anladıkları andan itibaren seferber olmuşlar, Galata’nın altını üstüne getirmişlerdi ama nafile, yer yarılmış da içine girmişti sanki İdris. Zaptiye Çavuşu Abdülkadir Efendi, emrindeki tüm zaptiyelere işi-gücü bırakıp İdris’i bulma görevi vermişti. Malum, Zahireci Rüstem’in büyük hatrı vardı. Lakin yoktu İdris, sırra kadem basmıştı.

Darıcı Rüstem’in, Şahkapı’daki üç katlı, gösterişli evinin bahçe kapısı, günün ağarmak üzere olduğu ve erken öten horoz seslerinin yankılanmaya başladığı saatlerde büyük bir gürültüyle çalındı. Rüstem evde yoktu. Karısı; Feride Hanım,   kızları; Zümrüt, Zarife, Zülfiye ve Zeliha, beslemeleri; Ayşa ve Şükrü hep birlikte kapıya koştular. Çift kanatlı, ahşap süslemeli büyük bahçe kapısı gıcırdayarak açıldığında karşılarında, kara kaş-kara gözlü, esmer yüzlü, uzun favorili, kuzguni siyah renkte kaytan bıyıklı, boynunda kırmızı renkli bir fular, başında püsküllü bir fes ile üzerinde çizgili gömlek ve deri bir yelek bulunan, körüklü çizme, siyah seyis pantolonlu, yağız bir adam, çıplak pazulu kollarında keçi kılından örme, kahve rengi  bir çula sarılı İdris’i taşıyordu.  Feri sönmüş çakır gözleri donuk bir ifadeyle anacığına bakarken yüzündeki o belli-belirsiz tebessümden, evine,  ailesine kavuşmuş olmanın sevinci okunabiliyordu. Feride Hanım, onu getiren bu yabancı adamın kandil ışığında parlayan siyah fincan gözlerine bir an baktı ve tereddüt dahi etmeden onu içeri buyur etti.

– Buyur Bey, şöyle buyur.

Adam, kucağında İdris, bir taraftan Feride Hanım’ın gösterdiği yolu izlerken diğer taraftan o cüsseye yaraşır davudi sesiyle konuşmaya başladı.

-Sur dışında, tersane yolunun alt tarafındaki balıkçı iskelesinde gezinirken denize düşmüş zahir! Onu gördüğümde kıyıda yüzükoyun yatar vaziyetteydi. “Kimsin, kimlerdensin?” diye sorduğumda önce diyemedi. Korkudan dili tutulmuş zahir! sonra bir ara  “Beybabam, Darıcı Rüstem” deyiverdi. Zahireci Rüstem’i kim tanımaz? Gel gelelim evini bilmezdim. Sordum, Şahkapısı’ndaki üç katlı bahçeli konakta oturur dediler, aldım geldim.

Adam, İdris’i üst kattaki odasına kadar kollarında taşıdı sonra yavaşça yatağına yatırdı. Evin ahalisi, yapabilecekleri bir şey var mıdır? diye yatağın etrafında dört dönüyordu. Evin büyük kızı hariç…

Zümrüt, odanın ortasındaki yatağın etrafında koşuşturan ahalinin gerisinde sırtını duvara yaslamış, yüzünü saran yeşil tülbentinden açıkta kalan tek yeri, ismiyle müsemma gözleriyle, erkek güzeli bu yabancı adama bakıyor, inceden inceye vücudunun her detayını süzüyordu. Feride Hanım, beslemeleri Şükrü’ye “Yavrum! koş git karakola, Beybaban, Abdülkadir Efendi’nin yanındadır.  Ser sefil haldedir adamcağız, bi haber et!” dedi. Şükrü koşarak merdivenlerden indi, potinlerini giyip evden çıktı. Adam, İdris’i yatırdıktan sonra geri çekildi. Feride Hanım’a dönüp ” Islak esvaplarını getiremedim. Belli ki çok üşümüş, havlu ısıtıp çıplak bedenine güzelce sarın iyi gelir deyip kapıya doğru yöneldi. Feride Hanım, gözleri yaşlı, titreyen sesiyle,

– Hiç olmazsa bir kahve ikram etseydik size, görüyor musunuz! telaşeden teşekkür etmeyi dahi unuttum, Allah razı olsun sizden, taşıyan kollarınıza, oğlumu bana getiren ayaklarınıza sağlık, dert görmesinler inşallah! bilseniz ne büyük bir hayır işlediniz.

dedi. Adam gerisin geri döndü,

– Allah sizlerden de razı olsun, vicdanı olan herkes aynı şeyi yapardı, verilmiş sadakası varmış garibin. Rüstem Bey’e hürmetlerimi iletin. Sorar ise adımın Hüsnü olduğunu söylersiniz. Tulumbacı Hüsnü diye bilirler beni.

dedi ve tekrar kapıya yöneldi. O ana değin ölü gibi hareketsiz duran İdris, başını çevirdi ve donuk çakır gözlerini Hüsnü’ye dikti. Bir an, duvara yaslı duran Zümrüt’le göz göze geldi Hüsnü. Siyah gözlerinde Zümrüt’ün yeşili parladı da, hele bir sorun bakalım; “nasıl bir parlamaydı bu?” Bir ışık zerresi, mangal gibi bir er yüreğini ansızın nasıl dağlar ve yetinmeyip hafızada yer edermiş, bir sorun bakalım. O an geçmişti ki Feride Hanım’ın sesi duyuldu.

– Zümrüt, evladım! Hüsnü Bey’i yolcu et!

Canına minnetti Zümrüt’ün. Düştü Tulumbacı Hüsnü’nün önüne, çıplak parmaklarının ucuna basa basa indi merdivenleri, her zamanki Zümrüt değil de peri padişahının kızıymışcasına dimdik ve kısa adımlarla yürüyerek yolcu etti kapıya kadar onu. Ahşap süslemeli bahçe kapısı bir kez daha gıcırtıyla açıldı ve  bir kez daha göz göze geldiler gün aydınlanırken kapıda. Zümrüt’ün yeşili Hüsnü’nün siyahına bir kez daha karıştı. İkinci bir anda, yitip gittiler birbirlerinin içinde, gayrı daim var kalarak…

– Ellerin dert görmesin ağam.

dedi Zümrüt, tireyen sesiyle. Bir sabah yeli esiverdi aniden, başındaki yeşil tülbentin bağını çözdü, muzipçe. Kuğu boynu, ak sinesi serildi Hüsnü’nün gözleri önüne.

– Allah, seni sevdiğine bağışlasın bacım.

dedi Hüsnü, o davudi sesiyle. Hiç şüphe yok ki kendini kastederek.

– devam edecek –

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir