Cennette Bir Gün Daha

by • 8 Mayıs 2014 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)1369

Uyandığımda Ocak ayının yedinci gününün yaklaşık on üç saati geçmişti artık. Bayağı bir yorgunluk vardı üstümde; fakat buradaki bayağı kelimesi en popüler iki anlamını da barındırıyor. Can sıkıntımın ruhuma şantaj yapar gibi verdiği sönük enerji ile bir şeyler atıştırmak için yerimden olabilecek en zor şekilde ve kademeli olarak kalktım. Sanki uyandığım vakitlerde yer çekimi, el şakası yapmayı hayattaki tek eğlence meşgalesi olarak gören dengesiz bir arkadaşa dönüyor. Yatağımdan kalkmamam için on kat daha fazla yere çekiyor gibi hissederim hep. Buzdolabına artık beyaz eşya denemezdi, çünkü kendisi artık soğuk bir cenin halini almıştı. Yemekler birbirlerine yeşillenmiş ve ortak bir canlı meydana getirmek için birlik olmuş gibiydiler. Neredeyse  buzdolabının kapağını destursuz  açtığım için azar işitebilirdim. Buzdolabının kapağını yavaşça kapattıktan sonra mutfak masasındaki poşete yöneldim. Poşetin içinde iki zeytinli poğaça ve bir adet fındıklı üçü bir arada kahve vardı. Poğaçalar henüz kahvenin yarısı bitmeden çoktan enzimlerim tarafından parçalanmıştı. Kahvenin geri kalanına eşlik etmek içinse bir sigara yaktım. Kendim dışındaki her şeyin çift olmasını istemem sanırım çok trajik aşk hayatımın bir hediyesi; ayrıca son zamanlarda yaptığım her eylemin sigaraya ayarlı olması ise pek sorumsuz hayatımın getirisiydi. Sigarayı söndürdükten sonra çekyata uzanıp televizyonu açtım. Küçüklüğümden beri bu şekilde hayallere dalardım, daima bir sese ihtiyaç duyardım. Televizyon benim için boş konuşan bir arkadaşın yerini tutardı; her ikisi de insanı yalnız hissettirmemek için var olmuş gereksiz ilgi odaklarıdır. Ben televizyona bakarken daha çok iç dünyamdaki karışıklıkları şöyle bir gözden geçirir ve kendi kendimi rahat ettirirdim.  Sanırım bu yüzden bir çok insan tarafından hakaretler ya da tripler yedim. Yani iç dünyam olmamış olsaydı ortada ben diyebileceğim biri veya bir şey kalmamış olurdu. Böylece benlik duygumu yitirirdim ki bu beni deliliğe iterdi. Bu yüzden bu kadar sahiplenişim.

O kış günü iç dünyam epey karışıktı. Peygamberler ile varoluşçu filozoflar, yalnızlık ile paylaşmak, sevişmek ile boş vermişlik, ahlaklı ve mutlu olmanın gerekliliği, Tom ve Jerry falan filan gibi kavramlar otuz iki yıllık tarihin en ütopik savaşını veriyorlardı. Vücudum ise atom bombası yemiş Nagazaki misali tam bir kaos içindeydi. Titriyordum, terliyordum, patlayacaktım, verimsizdim, bulaşıcıydım, ve sinirden hırlar gibi sesler çıkarıyordum. Derhal bu psikozdan çıkmalıydım. Sanırım bu hale gelmemin en önemli sebebi soyut olan her düşünceye karşı son derece özgür olmaktı. İç dünyam çorap çekmecesi gibi olmuştu ve farklı olan çoraplar iç içe girmişti hep. Belli bir çizgimin olması, yani mesela; filozofları,  haklı ya da haksız bulamam çünkü tam olarak bilemediğim bir konuda birini yargılamak bana göre değil. İç dünyamın diktatörü olamazdım. Bu yüzden herhangi bir devrim ile aklımdan sileceğim fikirlerin katili olabilirdim, artık hayatı kafam dumanlı sürdürebilirdim ya da bu nöbetlere katlanmayı tercih edebilirdim.

Ocak ayının yedinci gününü artık karanlık basmıştı. Bir demlik çay demledim ve sigara ile çaya abandım saatlerce karşımdaki duvara bakarak. Kafamda netleşen bir şey vardı. O da bu sorunun bana ait olduğu ve çözümü de sadece bende idi. İnsanın bir sorunun olması güzel bir şey. Bu bir çeşit fiziksel hastalık gibidir. Hani diyelim ki grip oldunuz ve yataklara düştünüz, kendinizi çok yorgun, halsiz ve bitkin hissediyorsunuz. İşte bu size iyileşmeniz için bir sinyaldir ve siz de daha çok portakal yer, sürekli dinlenir ve en yakınlarınıza işkence edersiniz. Böylece bir daha asla aynı gripten olmayacaksınızdır; fakat yol bitmez, karşınıza sürekli yeni hayvani gripler çıkacaktır. Bu yüzden ben de hastalığımı kabul ettim ve sinyalleri beklemeye koyuldum.

O gün benim miladım oldu. Bana yol tutkusunu, en berbat durumların aslında en iyi çıkış yolunun pusulası olduğunu ve yaşamaktan kendime göre bir tat alabileceğimi gösterdi. Bana sıkıntıyı veren yanlış yaşama biçimimdi. Ocak ayının yedisinde çektiğim acılar ise benim kafayı yememem için verilen ilk sinyaldi. İpe sapa gelmez, kelimeleri ağzından geviş yoluyla getiren, boktan ve bayat bir hayat süren melankolik ya da hayatla ve insanlarla sidik yarıştırmaktan hoşnut olan sivilceden farksız bir entel olmaktansa; kendim gibi yaşamayı tercih ettim. Düşüncelere karşı hala özgürlükçüyüm ama artık içimde çatışmalar yaşamıyorum. Çünkü bir şey fark ettim. Arayış içinde olmaktı benim varlığımın sebebi ve bu gerçekten kendimi iyi hissetmemi sağlıyordu. Hayat illa ki güzel.

[audiotube id=”7ZRpbxESR14″ auto=”yes”]

”Şunu öğrenmelisiniz:

Sen bir işe yaramaz değilsin, seni senden çalan toplumdur.”

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir