Cebimdeki Babaannem

by • 13 Ağustos 2017 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)74

İstiklal Caddesi’nin etrafındaki dar sokaklardan birinde otururduk. Beş katlı bir apartmanın, duvarlarından sıvaları dökülen, rutubet kokulu bodrum katında. Başımızı küçük pencereye kaldırdığımızda sokaktan geçenlerin ayaklarını görebiliyorduk.

Bir sabah, tanımadığım insanlar evimize doldu; bana hep “küçük adamım” diyen babaannemin telaş ve tedirginliğinden korkup onun eteklerine saklanmıştım. Polislerin beni ikna etme konusunda bir hayli çaba sarf ettiklerini hatırlıyorum; gideceğim yeri çok seveceğimi söylüyorlardı. Elimde sıkıca tuttuğum şişe mantarını dişliyordum. Ağlamadım. Hiç ağlamazdım. Babaannem ağlıyordu. Şıpıdık terliğinin tekini eline almış bas bas bağırıyordu:

“Defolun! Bırakın oğlumu. Ben biliyorum kimin şikâyet ettiğini…”

En son ne zaman taradığını bilmediğim kirli saçlarını yana savurup kollarını havaya kaldırarak, “Kime ne benim ayyaşlığımdan?” derken İlhan Amca göründü kapıda. Babaannem onu görünce iyice hırslanıp üzerine yürüdü.

“Seni ırz düşmanı, seni. Demek şimdi de beni torunumla terbiye etmeye çalışıyorsun ha! Ama görürsün. Seni doğduğuna pişman edeceğim…”

İlhan Amca’nın yüzü kıpkırmızıydı.

“Selamenkavlen! Fatma Hanım neden böyle konuşuyorsun? Kadın olmana hürmeten sabırlı olmaya çalışıyorum ama sen de bardağı taşırma. Murat’ın bakıma ihtiyacı var. Sen kendine bakmaktan acizsin. Yazık değil mi bu çocuğa?”

Babaannem kollarımı kavrayıp beni kuru kalçalarının ardına sakladı. İlhan amca uzaktan seslendi.

“Seni anlıyorum. Şimdi bana kızıyorsun ama büyüyünce hak vereceksin, oğlum.”

Anlayamazdı. Nasıl anlayacaktı ki? Babaannem demek, ben demekti. Ben demek, babaannem demek. O zamana kadar başka kimsem olmamıştı benim.

“Küçük adamım,” derdi. “Baban sağ olsaydı kimse ilişemezdi bize. Anan olacak o soysuz karı yoluna çıkınca hayatı kaydı biricik evladımın. Adı batasıca, kim bilir nerelerde düzüşüyor?”

Ben bilmezdim düzüşmeyi, soysuzluğu. Anne nasıl olur onu da bilmezdim. Benim babaannem vardı.

Evden iki sokak ötedeki tuvaleti beklerdik gece yarılarına kadar. Babaannem öğle saatlerinde peçeteyle para tasını yana çeker, yarım ekmekle biraz katık çıkarıp masanın üstüne yayardı. Bazen yağ bazen zeytin bazen de peynirdi katığımız. Nadir de olsa simit veya poğaça da alırdık yandaki fırından. Bir iki domates, bir iki biber olduğu günler de olurdu soframızda. Babaannem seslenmeden girmezdim içeri. Sokaktan geçenleri seyretmek hoşuma giderdi. Köşede yatan aksak köpeği kovalardım bazen. Kaçarken gözlerinde beliren ürkekliği izler, sonra üzülüp başını avuçlarıma alarak göğsüme bastırırdım. Fırının yanındaki terzinin çocuklarıyla oynamak isterdim. Daha on metre yaklaşmadan izbandut gibi bir kadın çıkardı kapıya. Elini beline koyar bağırırdı:

“Suat! Seda! Hemen içeri. Hadi bakalım.”

Mızmızlanırdı çocuklar. Kadın sesini daha da yükseltirdi.

“Sinirlendirmeyin beni! Hadi dedim size. Deli Fatma’nın torunu geliyor, görmüyor musunuz?”

Korkardım kadından. Geri döner kaldırımın dibindeki karıncaları ezerdim hınçla.

Babaannem seslenince yanına seyirtir, ayağı kırık sandalyeye oturup keyifle babaannemi seyrederdim.

“Hadi aslanım. Doyur karnını,” diyerek masayı gösterir, sonra gazete kağıdına sardığı şarabını dikerdi kafasına:

“Sidik kokusu genzime işliyor. Ancak bu zıkkımla rahatlıyorum,” derdi.

Başımı, karnına yaslar kollarımı dolardım beline. Kokusunu içime çekerken gözlerimi yumardım. Yavan yavan gülerdi dudaklarını yamultarak.

“Kuzumun kuzusu. Tuvalet kokulu babaannesini de severmiş. Kurban olurum yoluna.”

Şımarır yumruklardım tahta karnını.

“Benim, babaannem güzel kokuyor!”

O da beni koklardı.

“Evimin erkeği. Büyü, koca adam ol da kurtar beni, bu bok çukurundan emi?”

“Tamam,” derdim. “Kocaman olduğumda götürücem seni buralardan. Sana lokum alıcam, oyuncak alıcam. Işıklı ayakkabı da alırım. Belki vapura da bindiririm seni.”

Saçlarımı öperken etsiz parmaklarıyla gözlerini silerdi.

“Hadi deli oğlan hadi ekmeğini ye. Gevezelenme.”

Terzi kadın aklıma gelirdi. “Neden sana deli diyorlar?” diye soramazdım. Kıyamazdım. Duyarsa üzülürdü. Üzülmesi demek tuvalette başlayan şarap faslının evde ispirtoyla devam etmesi demekti. Ona göstermeden bakmıştım ikisinin de tadına. Çok berbattı. Tembihler dururdu:

“Sakın görmez tarafımdan içmeye falan kalkma. Çocukları öldürür bu zıkkım.”

Ölmek nedir onu da bilmezdim ama babaannemin anlattığına bakılırsa hiç de iyi bir şey değildi. Bir ölenler vardı bir de cennete gidenler. Kötüler ölüyordu. İyilerse cennete gidiyordu.

Bir yaz günü beşinci kattan çığlıklar gelince babaannem yukarı koşmuştu. Geldiğinde Naci Dede’nin cennete gittiğini söyledi. Tıpkı babam gibi. Babaannem ne zaman babamı düşünüp   “Cennette beni bekle oğul,” diye dualar etse dalar giderdi gözleri. Bedeni iyice küçülür, kamburu çıkar, sesi titrerdi. Beni kucağına çeker sıcacık sarardı.

Yaz sonuna doğru çok heyecanlıydı. Şarabından büyükçe bir yudum alıyor, ardından dudaklarını yalayıp saçlarımı öpüyordu.

“Adamım büyümüş de okullara gidecekmiş.”

Fırıncı, oğlunun küçülen önlüğünü vermişti. Tuvalet müdavimlerinden bazıları tasa fazladan üç beş kuruş koyar olmuştu. Çünkü babaannemin heyecanı gelen müşterilere de aksediyordu.

“Oğlum büyüdü amcası,” diyordu. Yine yüzüne mutluluk yayıp ıslak ağzıyla saçıma yapışıyordu.

“Çanta gerek küçük adamıma, defter gerek, kalem gerek…”

O gece hiç uyumamıştı. Her gözümü aralayışımda ya kucağındaki mavi önlüğü okşarken ya da ispirtosundan dikerken görüyordum. Uyandığımda her zamanki gibi saçlarımdan öpüyordu.

“Hadi kalk, evimin erkeği. Bugün okula kayıt yaptıracağım seni, unuttun mu?”

Unutmuştum. Ya da unutmak istiyordum. Babaannemin yanından ayrılmak, tanımadığım bilmediğim çocuklarla zaman geçirmek istemiyordum. Hem belki onlar da Deli Fatma’nın torunu diye benimle oynamayacaklardı. Gözlerimi ovuşturarak kendime gelmeye çalışıyordum ki hızlı hızlı kapıya vurulmasının ardından eve bir sürü insan doldu. Üç polis, sonradan kim olduklarını anladığım bir erkek ve bir kadın.

Kadın, elimden tuttu. Çıkarken arkama baktım. Korkuyordum. Sesime cesaret katarak içeriye, babaannemin gözlerindeki sönmüş ışığa bağırdım.

“Sakın korkma babaanne, e mi?”

Ağladığını işitiyordum.

Şişe mantarı hâlâ avucumdaydı. İyice sıkıladım. Babaannemi parmaklarımın ucuna alıp, pantolon cebime attım. Bizi ayıramamışlardı.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir