Butimar

by • 13 Ağustos 2017 • Öykü, RıhtımYorumlar (4)330

Yaşlı bir kadın üç katlı apartmanın giriş katındaki 1 Numaralı dairenin önünde betonun üzerinde oturdu, ağlamaklı. Çalan kapıya içeriden bir ses yok. Yalvarırcasına çalıyor kapıyı. Bir yandan ağlamaktan kızarmış gözlerini siliyor bir yandan elindeki iki kilo sütü sıkı sıkıya tutuyor.

– Aç kapıyı kızım, sana süt getirdim.

Oysa neredeyse emindi kapının açılmayacağından, sıkı sıkıya tuttuğu sütü gerisin geri götüreceğinden. İçeride duvarlardan ötesi yok gibi, öylesine sessiz. Bir inilti dahi duyulmuyor.

– Bir ses ver kızım, hiç değilse yaşadığını bileyim.

Kapı deliğine yönelen sarımsı, cılız ayaklar koridorun uzun betonundaki her bir metrenin kalıbını almış gibi sessiz ve uyumlu. Çıt bile çıkarmıyor. Sessizce dinliyor söylenenleri Melek.

– “Süt” diyor.

Ölüm gibi bir şey sızıyor kapının altından, Meleğin üstüne başına siniyor koku. Annesi konuştukça daha da keskinleşiyor. Sanki süt değil de can kokusu alıp gelmiş annesi. “süt” diyor Melek, kelimeler öyle bir dökülüyor ki dudaklarından, tavandan süt damlamaya başlıyor. Ayakları süt içinde… Sıcak, kaynar süt değiyor sararmış tenine.

– Melek, aç kızım kapıyı. Günlerdir geliyorum. Kapıya bıraktığım sütü bile almıyorsun. Ne yer ne içersin yavrum. Öleceksin açlıktan. Kır şu inadını, n’olur!

Annesi konuştukça daha çok sızmaya başlıyor duvarlardan süt. Melek başını tahta kapının üstündeki ellerinin arasına yerleştiriyor.

– Süt zehri atar anne. Sen söylemiştin. Bense ölmek için buradayım. Başım o yüzden ellerimin arasında. Sen o yüzden orada ağlamaklı duruyorsun. Bu ev benim mezarım anne. O yüzden sesin kulaklarıma dolduğunda tavandan, duvarlardan süt sızıyor. Ben çürümek üzereyim anne. Sen gelecek zamanın ağıtlarını yakmaya başladın.

Melek sessizce bunları söylerken karşı dairenin kapısı ince bir gıcırtıyla açılıyor. Karşı komşu Günel yaşlı kadının buz gibi duvara yaslanmış belinden tutup kaldırıyor.

– Gel içeri biraz sakinleş, sonra yine çalarız kapıyı, belki açar.

Çaresizce kalkıyor yerinden yaşlı kadın. Meleğin kapısından Günel’in kapısına kadar gözyaşlarıyla ıslatıyor betonu. Melek kapının gözünden izliyor olan biteni. Günel’in kapısı kapandığı gibi ayrılıyor kapının önünden. Büyük odaya gidip duvarın dibine koyduğu minderin üzerine uzanıyor. Bir süre sonra duvarlarda susuyor. Melek zar zor duyulan sesiyle takvimi sayıyor.

– Butimar’ın susuzluğunun üçüncü ayı sevgilim. Ben geçmişin aynasında seni izlerken, balkonun altından sızan rüzgar ayaklarıma dolanmak için öylesine aceleci ki.

Melek konuştukça duvarlarda belirmeye başlıyor anılar. Anuş’un gölgeleri birer birer serpiliyor etrafa. Meleğin gözlerinin kenarına sevginin resmi oturuyor adeta.

– Bu ev seni yaşamak için yeterince sessiz. Üstelik boş, her yeri seninle doldurabilirim. Gözlerimi kapattığımda dalgaların pencere kenarlarından, kapı altlarından sokuluveriyor yanıma. Ellerimi yumuşacık küllere batırdığımda, teninin kokusu ellerime bulaşıyor. Belki de küllerin arasına saklamışsındır kokunu. Biliyor musun? Lambaları hiç açmıyorum. Karanlıkta üstüne yıldızlar düşüyor. Burada gün çekilip insanların gözlerini uykular kaçırdığında bütün yıldızlar camlara doluşuyor. Seni ve beni seyretmek için. Denizi ve Butimarı seyretmek için. Mesafeleri parçalayıp seni içinden alamıyorum, alıp etten kemikten seni saklayamıyorum ama zamanı paramparça ettim. Geçmişin güneşi altındaki tüm gölgelerimizi topladım. Her yer seninle öylesine dolu ki tek bir anın dahi güneşte silinmesini istemiyorum. O yüzden gün doğunca perdeler güneşe kapanıyor. Ta ki yıldızlar belirinceye kadar.
Melek açlığa yatırmıştı etini. Can çoktan çekilmişti nefesinden. O çoktan kurutmuştu yeşermiş kelimeleri. Kemikleri belirginleşmiş vücudu sonbaharın avuçlarında kışı bekleyen sararmış otlar gibiydi artık. Kardelenler gibi başını kaldırma zamanı çoktan geçmişti. İnsanlar Meleğin güneşini kara çarşaflarla örtmüşlerdi çoktan.

Kalktı minderlerin üzerinden. Bir parça odun attı sobaya. İyice çökmüştü karanlık, perdeleri araladı. Pencerelerin önü yeniden yıldızlarla doldu. Sobanın altıda biriken külü götürüp diğerlerinin üzerine döktü. Sonra da ayaklarını külün içine sokup oturdu yere. Bir annesi doldurdu gözyaşları, bir de çoktan çürümüş bedeni ile toprağın altında onu bekleyen Anuş. Birden bir sesle irkildi. Ayaklarındaki külü gerisin geri gittiği yerlerde bırakarak duvarın köşesine sindi. Karşıda harlanmış soba ateşinin sesiyle gümbürdediği duvarın üstünde gölgeler Anuş’u sürüklüyordu. Sesler kulaklarını tırmalıyordu. Ellerini sımsıkı bastırdı kulaklarına Melek. Yine de dindiremiyordu Anuş’un çığlıklarını. Elerine Anuş’un gecelerden kara saçlarını dolayan babası sürüklüyordu onu. Ölüm, namus, rezalet, orospu… Anuş babasından kendini kurtarmak için çırpınıyor. Gölgeler çoğalıyordu sonra. Melek daha sıkı bastırıyor ellerini kulaklarına. Hep birlikte bağırıyorlar. Ahlaksızlar, pislikler, öldür onu, temizle namusunu… Anuş’un saçları artık rengarenk. Yakamıyor kimse canını. Kurtarıyor kendini babasının ellerinden. Gölgeler büyüyor ama Anuş yapayalnız. Melek daha bir siniyor duvarın köşesine.

– Bırakın onu! diye bağırıyor.
Kimse duymuyor Meleğin sesini.
– Kaç Anuş.
Kaçıyor Anuş. Abisi tüfeği getiriyor, bir av tüfeği, uzun namlulu. Peşinden koşuyor babası. Büyüyor duvardaki gölgeler. Bir tek Anuş canlı kanlı, nefes nefese.
– Gel Anuş, duvarın dibindeyim, bana gel. Bulamazlar seni burada, diyor Melek ağlamaktan solmuş sesiyle.

Duymuyor onu Anuş. Ormanın içine giriyor. Bir ses, bir ses daha ve bir tane daha… Silah sesi. Kuşlar havalanıyor ormandan. Melek iyice çöküyor duvarın dibine. Kaybolmak istiyor. Anuş’un gölgesi bir kere daha asılı kalıyor Meleğin duvarında. Melek tekrar inliyor.

– Az kaldı Anuş. Bugün tam 90 gün oldu.

Melek kalkıyor duvarın dibinden. Anuş’un can çekişen gölgesinin dibine uzanıyor. Ayak parmakları bir parça küle değiyor. Yumuşacık kül, Anuş’un söğüt ağaçlarının serinliğinde ürperen teni gibi. Sessizliği Anuş’un sessizliğine karışıyor.

Gürültüyle kırıyorlar kapıyı ama Melek hiçbir şey duymuyor. Başka ayakların izinde silinip kayboluyor Meleğin ayak izleri. Annesi geç kalmış bir pişmanlıkla haykırıyor. Sesi yankılanıyor külün, sobanın, minderlerin arasında. Meleğin soğumuş bedenini kaldırıyorlar. Gölgesi Anuş’un gölgesiyle sarmaş dolaş.
Meleğin soğuyan bedeni hiç yaşamamış gibi kaldırılıyor. Sessizce. O ürpertici yalnızlığını kimse hissetmiyor.

Toprak yeryüzünün yarasıdır, diyor annesi; “Ben kızımı o yaranın en hicranlı yerine gömdüm”

Pin It

İlgili Konular

Butimar için 4 yorum var.

  1. Jamya dedi ki:

    Teşekkür borçlu olduğumuz o kadar şey var ki ne olduğu kim olduğu hakkında hiçbir fikrimiz bile olmayan. Tahmin bile edemediğimiz… böyle bana bir takım duygularımı okutma şansı verdiğin için sen var ol. Ve müteşekkirim sana…

  2. Janya dedi ki:

    Ayrıca çok beğendiğimi söylemeye gerek duymadım. Umarım muaf tutulur bu kusurum..

  3. Janya dedi ki:

    Kendi ayaklarını küklün esrarengizliğinde ısıtan sobayı alevin ışığı için yakmış olmalı.. ve melek külden bir melek olmalı artık…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir