Bir Nüfus Memurunun Spor Serüveni

by • 8 Ekim 2017 • DemlikYorumlar (0)50

Müdüre Hanımdan her zamanki gibi fırça yiyordum. Katlanması zordu ama susabiliyordum. Yaptığımız işin atomu bölmek, yeni bir enerji kaynağı keşfetmek ya da bir sanat akımını başlatmak kadar önemli bir iş olduğuna inanıyordu. Dalga filan geçmiyorum gerçekten buna inanıyordu. Hata aradığı için bulması zor olmazdı genellikle. Hepimiz, sadece nüfus memurlarıydık. Yaptığımız iş o kadar basitti ki lise mezunu biri, birkaç günlük bir eğitimle işi kıvırabilirdi. Dairedeki bütün memurların ve elbette Müdüre Hanımın da içten içe bildiği ama kabullenemediği şey buydu sanırım. Basit olmak güçlerine gidiyordu, bunu yüzlerine vurmamanız gerekiyordu. İş dışında hiçbir varlık alanları yoktu. Gerçekten çok basit ve sığ insanlardı.

Fırçamı yedikten sonra her zamanki gibi akşam saat beşte daireden ayrıldım. Arabayla önümdeki yirmi kilometreyi aşıp eve ulaştım. Annem evde yoktu. Bir şeyler atıştırıp yattım. Üç saat kadar uyumuşum. Kalkınca annemle karşılıklı çay içtik. Televizyonda yine Acun vardı: O ses Türkiye. Hep birlikte Athena Gökhan tarafından elenen ancak sonra mucizevî şekilde Murat Boz’un takımına katılan Rıza için sevindik. Ne mutlu bize ki Rıza elenmemişti. Tüm Türkiye aynı şeyi izliyor, aynı şeye üzülüp aynı şeye seviniyorduk. Ne kadar olağanüstü bir olaydı. Kısa bir süre sonra elbette sıkıldım. Televizyon, çay, meyve tabağı, atıştırmalıklar ve Acun… Çoğunlukta olanların tercih ettiği her şey buradaydı sanki. Televizyon izleyip çay içen, bütün orta sınıfın üzerine kusmak isteyen biriydim. Bir önceki akşam fazlaca içtiğim için bu akşamı boş geçmeyi planlıyordum. Üstelik daha pazartesiydi. Önümde koskoca dört gün vardı. Ama tüm geceyi bu şekilde geçiremeyeceğim de açıktı. İçmem gerekiyordu. En iyisi başka bir uğraş bulmalıydım.

Bir ay kadar önce spora yazılmıştım. Ama iki defa gittikten sonra üşenmiş bir daha uğramamıştım. Bu akşam da pekala gidebilirdim. Kilom doksana yaklaşmıştı ve bu durumdan kurtulmam gerekiyordu. Memuriyet böyle bir şeydi işte, eğer düzenli spor yapmazsan hemen kilo alırdın. Götü göbeği salmak daima an meselesiydi. Çok yorulurdun, turşun çıkardı, vatandaş kanını emerdi ama yine de kilo alırdın. Sanırım hep aynı işleri yapmak, hep aynı uzuvları çalıştırmak, öğle arası sıkıntıdan yemeğe abanmak ve götün pişene kadar deri ofis sandalyelerinde oturmak sebep oluyordu buna. Harekete geçip hızlıca hazırlanıp çıktım. Evim biraz şehir dışındaydı. Arabama atladım. Arabamda bir süredir müzik için USB kullanıyordum. Aldığım bir seneyi geçmişti ama bu özelliği yeni keşfetmiştim. Teknolojik zırvalıklardan nefret ediyordum. USB teknolojisine geçtikten sonra elimdeki tüm Bach külliyatını yüklemiştim alete. Yine Bach çalıyordu: BWV 1028 Andante. Harika bir eserdi. Son derece melankolik ve huzursuz… Her defasında başa aldım. Salona gidene kadar nereden baksan dört beş defa dinledim. Ruh halim değişiyordu. Sporla kendimi kandırmak istediğimi biliyordum. İnsan bütün gün çalıştıktan sonra neden akşam spor yapardı ki? Zaten bütün gün kendini zorlardın. O adi insanlara laf anlatmaya çalışırdın. Sonra eve gelip temel ihtiyaçlarını giderirdin. Yemek yerdin, sıçardın, duş alırdın, tıraş olurdun, kestirirdin, sevişir ya da otuz bir çekerdin… Geriye ne kalırdı? Yapabileceğimiz en iyi şey spor yapmak mıydı, gündüz almak zorunda olduğumuz kiloları akşam vermek miydi? Salonun otoparkında uzun bir süre boş yer aradım. Ama bir türlü bulamadım. Arabam haddinden fazla büyüktü belki de. Neden böyle büyük bir araba almıştım hiç bilmiyorum. Madem o kadar para veriyorum büyük olsun,  heybetli olsun mantığı olabilirdi bu.

Sinirlenmiştim, yandaki arabalara ve otoparkçıya ağız dolusu küfrediyordum. Küfür etmeye bayılan bir adamdım.  Her yer hınca hınç doluydu. Her tarafta spor yapmak isteyen araba sahibi insanlar vardı. Ben de onlardan biriydim işte. Ne farkım vardı? Orta sınıfa mensup ortalama bir maaşı olan sıradan tiplerdendim. Biraz daha aradım ama yer bulamadım. Bir süre kararsız kaldım, otoparkta öylece durdum. Saatime baktım 21.45’ti. İçmek istediğim kesindi. Bir yandan da acımasız Johann Sebastian Bach damardan bir Adagio giriyordu.  Alkol yasağının başlamasına on beş dakika kalmıştı. Oradan hızlıca uzaklaştım. Aracımı otoparkın az ilerisindeki bir sokağa da bırakabilirdim aslında. En fazla beş dakikamı alırdı. Ama bunu yapmadım. Artık spor yapmak istemiyordum, yeni hedefime kilitlenmiştim. Saat 21.53 ‘de tekel bayiindeydim.  Deniz kıyısına yakın bir tekeldi. Beş tane bira aldım. İki kırmızı üç tane de normal… Denize doğru sürdüm. Yağmur bir saat kadar önce dinmişti. Her taraf ıslaktı. Sahilde çok az insan vardı. Sağlıklı yaşam meraklısı birkaç tip, yiyişecek dört duvarları olmayan ucuz sevgililer… Kasımın sonlarıydı ama hava ılıktı. Evde otururken dışarısı soğuk, karanlık ve ürkütücü görünüyordu. Oysa hiç de öyle değildi. Rıhtım boyunca yürüdüm, iki kırmızı ve bir normal birayı hemen bitirdim.  Polisle uğraşmak istemediğimden acele etmiştim. Kamuya açık alanda alkol tüketmek yasaktı. Aslında bu her zaman yasaktı ama son yıllarda çok sıkı denetleniyordu. Yakalandığında uyuşturucu içiyor muamelesi görebiliyordun. Memuriyetimi yakmamam için takiye yapmam şarttı.  Kalan son iki kutuyu eve sakladım. Cimrilik edip en başta birayı az aldığım hissine kapıldım. Eve sürdüm. Dönüş yolunda aynı eseri dört beş defa daha dinledim: Bach BWV 1028 Andante. Kendimi iyi hissediyordum. Kendimi ancak böyle zamanlarda iyi hissediyordum. Tek başınaydım, ama dünya güzeldi. En azından o an güzeldi işte. Kimseye katlanamıyordum sanki. Yalnızlık çekiyordum ama aynı zamanda kimseye de katlanamıyordum. Kendimi bile bayağı bulurken ne yapabilirdim? Her şey o kadar vasattı ki. Bunu düşündükçe kanım donuyordu.

Eve vardığımda spor yapmadığım belliydi. Kalan iki biramın tadını çıkartmalıydım. Film izlemeyi düşündüm ancak o gücü kendimde bulamadım. Bir şeyler okuyup biramı yudumlamak daha kolay geldi. Gençtim, ama yaşım ilerledikçe kolay olana yönelik meyilim artıyordu. Bunu hissedebiliyordum. Artık klasik müzik eşliğinde içmek, birkaç sayfa bir şeyler okumak kolayıma geliyordu. Belki bir süre sonra bunları da yapamayacaktım. Bayağılaşmanın sınırı yoktu. Yatana kadar Henry Purcell dinledim. İddaa’da epey yüklü bir kupon yapmış, iki yüz lira basmıştım. Pazartesileri seviyordum, program hep kısır olurdu ama kısır programa çalışmaya bayılırdım. Üniversite yıllarımdan bu yana pazartesi kuponlarım ya tutardı ya da yatırdığımı kurtarırdım. Bu gece şansım yoktu, sistem oynamama rağmen kuponum yatmıştı. Sadece Beşiktaş maçını tutturabilmiştim. Sonuçlara baktığımda kafam çok güzeldi, saat ikiyi geçiyordu. Buzdolabında rakım vardı. Uykuluk niyetine bir tek fondipledim. Sabah işe gitmek için altı kırk beşte kalkacaktım.

Yazan: Sezgin Tunç

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir