Bana Bir Deniz Feneri Lazım

by • 13 Ağustos 2017 • Öykü, RıhtımYorumlar (6)193

-Anne, bu beyaz gömlek niye ütüsüz?
-Oğlum, bu kadar şey arasında onu mu buldun giyecek? Ütülü bir şey giysene…
-Ben bunu giymek istiyorum. Hadi ütüle, geç kalacağım yoksa.

Serap, daha çok sabahları yazar, seherin getirdiği uhrevi ilhamı kullanır hatta onu saatin sekiz-dokuzlarına taşırdı. Taşıyınca da böyle bir sürpriz gömleğin manşetinde ya da kahvaltı tabağındaki bir zeytin çekirdeğinde bırakmak zorunda kalırdı. Bırakırdı ama günün birinde geri alacağını bilerek…

Kalabalığın içindeki yalnızlığı, sokak lambasına benzerdi. Çevredeki bütün evler ışıl ışıl yaşam saçarken yalnız ama dimdik ayakta olan sokak lambasına… Ara sıra belediyenin azizliğine uğrayıp öğleye dek fazla mesai yapan… Kendisi de öyle değil miydi? Biraz önceki ütü faslı neydi o zaman? Oğlanlardan birinin canı “Pat!” diye kek ister; elinde mikseri buluverirdi anında. Kopmuş bir düğme, bütün konsantrasyonunu yerle bir ederken yazmaya devam ettiği romanındaki kahramanındaydı aklı.

Yaşamını benzettiği sokak lambasını düşünürken daha derin felsefesi olan deniz fenerinin yanında buluvermişti kendini. Deniz fenerinde her zaman onu çeken bir tılsım vardı. Bir kartpostal, bir magnet, bir tablo eğer içinde onu barındırıyorsa satın alması kanun gibiydi. Sessiz sakin bekleyen, gecelerin efendisi, dalgaların yalakalığına aldırmayan, vakur, işini tek başına yaptığını sandığımız deniz feneri. Ya onun ayrılmaz dostu fener bekçisi… Hiçbir resimde, hiçbir tabloda göremediğimiz adam… Serap, “fener, bu adama geri planda kaldığı için çok şeyler borçludur” düşüncesi ile kurgusunu sayfalara dökmeye başladı.

Aslında bu romanı aylar önce, hayatından alıntılar yazmak üzere düşünmüştü. Kahvesini yudumlarken nasıl olup da kurgunun yoldan çıktığını, kahramanın kimlik ve cinsiyet değiştirdiğini anlamaya çalışıyordu. En azından mekâna sahip çıkabilseydim ya diye söylenerek boşalan fincanını mutfağa bırakıp salona geri dönerken çocukların odasından göz kırpan ütüleneceklere başını öte yana çevirerek yanıtını verdi. Oğullarına söz geçirememezliğinin romanına da aksetmesi bir yandan canını sıksa da nelerle karşılaşacağı heyecanıyla parmaklarının klavyeyle buluşması, biraz sonra kalkarım düşüncesini birkaç kez öteledi. Yaptığı işler artık angarya gelen Serap, üç oğlunun da bir an önce evden ayrılmasını, romanına kendini başkahraman yaptıran fener bekçisinin istemli yalnızlığına bürünmeyi son zamanlarda o kadar çok hayal eder olmuştu ki. Zaten gayri ihtiyari yaptığı tüm değişiklikler onunla ortak paydalarının çoğunluğundan kaynaklanmamış mıydı? Yemek pişirmesi gerekiyordu; ama evde pırasadan başka malzeme yoktu. Yapacağı alışverişi bir saat öteleyerek deniz feneri bekçisinin yalnızlığına sokuldu tüm sıcak duygularıyla.

Çay demleniyordu adamın oturduğu koltuğun arkasında kalan mutfağa benzeyen kısımda. Bir yandan yudumladığı çaya radyodan tuttuğu şarkı ile eşlik ediyordu fener bekçisi. Şarkılar seni söyler/Dillerde name adın/Aşk gibi sevda gibi huysuz ve tatlı kadın. Tüm kenarları yıpranmış deri yeleğine düşen bu yaş da neyin nesiydi?

Sevda, aşk, huysuz ve tatlı kadın… Orta yaşın ilk basamaklarındaki adam uzun zamandır yapmadığı şeyi niye şimdi yapmıştı? Üstelik 30 Mart’ta… Onun doğum gününde… Radyodan şarkı tutmak… Anılara uzanıverirken sadece “bugünlük” diyerek kendisine koyduğu geçmişe dönme yasağını delmek için radyoyu alet ettiğini pek ala biliyordu.

Bursa’da bir diskoda buldu kendini. Favorileri çene kemiği boyunca, türkuaz gömleğinin sivri uçlu uzun yakasını raconu tam kesmek için ense üstüne kadar kaldırmış, bol paçalı kot pantolonuyla gözleri karşısındaki kızda, vücudu müziğin ritminde. Kabartılmış saçları, yaşından büyük gösterten makyajı, vatkalı kırmızı gömleği ve siyah mini eteği ile Sevda içini gıcıklıyordu. Kız, teyzesini ikna edip yalanına ortak etmiş böylece “Bu gece teyzemde kalacağım,” diye ailesinden izin almayı becermişti. Hâl ve hareketlerinden dışarı çıkabilmenin zevkini son demine kadar yaşamaya hazır olduğu belliydi. Müzik, içki, loş mekân romantikliğe ait ne varsa sunuyordu onlara. Yazın son günlerinin tadını çıkarmaya kararlıydılar bu gece. Dibine vurdular kadehlerin. Tenha masalarda öpüştüler derin derin. Delikanlının elleri saçlarını sevdi, ince belini kavradı kızın. Bacaklarında dolaştı “Hay senin gibi külotlu çorabın!” diyerek. Sevda, karşılık verememenin çaresizliğini gözlerine yüklediği onu içine alma istekliliği ile gösteriyordu diskonun yanıp sönen ışıklarında. Delikanlının “Annemler evde yok, bize gidelim” teklifiyle içkinin verdiği gevşekliği üzerlerinden atarak canlanmış, anahtarını çevirdikleri evin genç odasında doruklara çıkmaları fazla vakit almamıştı.

Bir hafta sonra açılan denizcilik okulu ayrılık sinyali verdi. Kesilmiş favorileri, giydiği beyaz üniforma ile kızların yüreğini hoplatacak tam bir genç adam görüntüsü veren delikanlı “Ayda bir gelirim” dedi. “Mektup yaz her gün, ben de sana yazacağım”. Karşılıklı yazıştılar. Sevda’nın yazdığı mektuplar okulun yakınında bulunan delikanlının alışveriş ettiği bakkala geliyordu. Bir kez buluştular Bursa’da bir çay bahçesinde. Döndükten sonra delikanlının bakkala, “Mektup var mı?” sorusu “Yok, valla” cevabı almaya başladı ardı ardına.

Serap, okul bitince evlendirmeyi düşünüyordu kızla oğlanı romanında. Çocukları da olurdu. Araya birkaç pürüz koyar örneğin – yakışıklı adama musallat olan bir kadın- gibi biraz merak uyandırıp mesela- kızın baba evine kucağında çocukla dönüşü, adamın yalvarması, kızın dönüp dönmeme kararsızlığı – falan sonunu bağlayıverirdi. Ne de olsa ilk romanım, acemilik olacak tabii düşünceleriyle. Kaçırdığı bir şey vardı ama. “Gözün aydın!” dedi bakkal delikanlıya. “Geldi beklediğin mektup,”. Sevda hamile olduğunu ve babasının onu zengin, oldukça büyük birisiyle evlendirmek istediğini, bir daha görüşmelerinin mümkün olmadığını, ailesinin kendisini baskı altında tuttuğunu yazıp “Elveda” diyordu. Sevda’nın Bursa’daki evlerinin kapısını çaldığında karşılaştığı insanlar onların bir önceki kiracı olduklarını, nereye gittiklerini bilmediklerini söylerken yaşamının orada dondurulduğunu anlamıştı delikanlı. Hiçbir araştırması fayda etmedi. Kaybolan izler… Okuldan ayrılış… Bir okul gezisinde ziyaret ettikleri deniz fenerinde bekçi olmak için başvurması… Kabul edilip fenerde başlayan yaşamaksa yaşamak… Fener, yalnızlık ve anılar sarıldılar birbirlerine. Kız mı oğlan mı olduğunu bilmediği çocuğunun silueti ve Sevda, rüyalarının ayrılmazlarıydı artık.

Serap, adamın bu yalnızlığına dayanamayıp bir kedi ekledi romanına Ayaklarının dibinde yatacak bir tekir. Kedi de isyanlardaydı ben “Arap olacağım!” diye. Oturttu Arap’ı adamın kucağına. Ellerine verdi tüylerini. Hissettirdi sıcaklığını. Biraz ferahladı adam. Yıllar sonra yanında konuşacak bir canlı olması iyi gelmişti ona. Aydan aya, o da deniz izin verirse karaya çıkardı adam alışveriş için. Çay ve sigara stoku çok önemliydi. Deniz, onları hiçbir zaman aç bırakmazdı. Kedinin geldiğinden beri tombullaşmasından belliydi zaten bu. “Bir televizyon alsam mı?” diye düşünmedi değil; kıyıdaki çay bahçesinde görünce. Vazgeçti. Hayallerine gem vururdu televizyon. Oysa radyo öyle miydi? Yılların dalga sesine aşina kulakları, hayatına televizyon girmesini isteyen gözlerine galip geldi böylece. O kulaklar için dalga, radyo, kaynayan çaydanlık ve Arap’ın mırlamaları vardı; gerisi lazım değildi.

Serap, adama bir şeyler yazdırmayı romanın başından itibaren arzuluyordu. Yazarak içindeki her şeyle yüzleşebilir, yüzleştikçe şifa bulabilirdi. Denettirdi bunu. Güzel gidiyordu. “Bana da böyle bir deniz feneri lazım,” diyerek adamın yerinden kalkmaksızın heyecanla yazdıklarına özendi. Sayfalarda yalnızlığını tescil ettirmesi adama iyi gelecek miydi? Anılarına dönerken kalbindeki bitmeyen sızı çoğalacak mıydı? Tam aksi olup yazdıkları ona merhem olabilir miydi? Kediden de bahsetseydi adam, can dostuna minnet borcu olarak.

Yoksa Sevda ile çocuğunu alışverişe gittiği yerdeki çay bahçesinde mi karşısına çıkartsaydı? Ev işlerini daha fazla erteleyemeyeceğini anlayan Serap, ne yapacağına karar vermeyi ertesi sabaha bırakarak “Yazar olmak için erkek olmak lazımmış ya da evin işini yapan birisi olacak. Ya da en iyisi deniz feneri bekçiliği,” diye söylenerek pırasaları sert vuruşlarla doğramaya başladı; ama biraz sonra yanmaya başlayan gözlerini silip “Başlarım böyle işe!” diyerek koşturdu fenere. Bekçi bıraktığı yerdeydi ama yazdıkları almış başını gitmişti. “Bir deniz, bir sen tabii yazarsın,” dedi öfkeli imrenmesiyle. “Gör bak şimdi neler olacak!” diye ekleyerek.

Deniz fenerinin yakınlarında, dalgalar arasındaki bir kayığın içinde çaresizce bir adam yatıyordu. Bitap ve kendinden geçmiş. Camın kenarındaki Arap, fener bekçisinin ayaklarına gelip süründü. “Of tam sırasıydı!” diyerek kapıyı açtı adam. “Git dolaş, gel hadi. Rahat ver, yazamıyorum,” Arap, camın kenarına koştu. Deniz feneri bekçisi de arkasından. Boş görünen bir kayık… Merakla yanına gittiği kayıktaki adam az sonra sırtında battaniye ile fenerde çayını yudumluyordu. Bekçi sorularını ardı ardına sormaya başladı.

Sevda, halinden memnun az önce kızdığı pırasaların başına dönüp yüzüne yerleşen haince bir gülümsemeyle dişlerinin arasından konuştu. “Beni kıskandırırsın ha! Al sana! Uğraş bakalım. Kimmiş o adam? Neden oradaymış? Niye bu hâldeymiş? Karısı, çocukları yok muymuş? Var mı öyle devamlı yazıp bana hava atmak deniz feneri bekçisi bey!”

Pin It

İlgili Konular

Bana Bir Deniz Feneri Lazım için 6 yorum var.

  1. Levent dedi ki:

    Güzel ama sert bir anlatım tarzı var.
    Kelimeleri biraz daha içe dokunan,büyüleyici seçmek öyküyü daha da güzelleştirir.

    • Sevgi Ünal dedi ki:

      Teşekkürler Levent Bey. O tarzı verebildiğime memnun oldum. Çünkü o hislerle yaşayıp yazdığım bir öyküm bu.

  2. Rutin ev işlerinden sıkılan ev hanımları, bu hoş hikayeye dalıp yazmaya başlarlarsa şaşırmayın. Tabii yazdıkları da genelde sizin beğeninize sunulacak. Kolay gelsin Sevgi Hanım. Selamlarımla.

  3. Özcan Özkan dedi ki:

    Harikasın Sevgi’cim. Zevkle merakla okudum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir