Edebi

Ayraç

Erkenden kalkmıştı genç adam. Pencereyi açtı. Sabah serinliği kucaklayıverdi uykusuz gecenin hırpaladığı bedenini. Birkaç saate kalmaz haziran sıcağı sabah ağalığının sonunu getireceğinden anın tadını çıkartmaya çalışıyordu. Ama boşuna. Dışarısı ışıl ışıl. İçinde tarifsiz karanlık. İş görüşmesine gidecekti. Yine umutsuzdu. Üniversiteyi bitireli sanki asırlar geçmişti. Dört yıl da kısa sayılmazdı yeterince hayal kırıklığı biriktirmek için.

Biri ‘gitme’ dese hemen vazgeçecekti. Yanında kimse yoktu. Olsa da, ‘gitme’ demezdi herhalde. Kendisinin de kendine ‘gitme’ diyecek hâli kalmamıştı. Ona ‘gitme’ diyecek tek kişi, sevgilisi, aylar önce, ‘gidiyorum’ demişti sadece. O gün sevgilisinin ardından koşamayıp içine düşen ‘gitme’yle birlikte çürüyordu aylardır.

Başını pencereden uzattı, göğe baktı. İçindeki sonsuz karanlığın sonlu maviliği nasıl öldürdüğünü gördü. 1.80’lik tabuta dikiverdi cesedini. En ciddisinden siyah takımı ve ayakkabıları giydi. İçine girdiği tabutu sırtladı. Masanın üstünde hazır bekleyen çantayı aldı. İçinde cesedin CV’si, yanında da merhumun sevdiği kitaplardan biri.

Sokağa adımını atar atmaz anlamıştı kendi cemaati olmanın, kendi tabutuna tek başına omuz vermenin zorluğunu. Yine de, hakkını helâl etmeyeceği cemaatin yokluğunun acısını hissetmedi. İçini yaralayan, yolun sonunda Kabristan Anonim Şirketi’ne kabul edilmenin garantisinin bulunmamasıydı. Yürürken kimse hürmet edip yol vermedi mevtaya. Sadece, ön sağ ayağı aksayan siyah sokak köpeği ciddiye alıp takıldı peşine. Anlaşılan insanların göremediklerini görüyor köpekler, diye aklından geçerken köpek yolunu kesti, dikildi karşısına. Durdu. Uzun uzun bakıştılar. Önce kuyruğunu salladı, ardından gelip ayaklarına sürtündü. Sen ölmedin, diyordu sanki. Buz kesmiş vücuduna sıcacık kan yürüdüğünü hisseti. Şimdiye kadar hiçbir ölünün yapamadığını yaptı, köpeğin başını okşadı. Her şeye rağmen yaşıyordu. Birlikte yola koyuldular.

Siyah köpek önden yürüyordu. Sık sık durup eşlik ettiği adama bakıyordu. Sokağın başına yaklaştıklarında bir kez daha durdu. Genç adam da. Göz göze geldiklerinde siyah takımlı adam eğildi, siyah köpeğin başını bir kez daha okşadı. Tam doğrulmuştu ki önüne düşün şeyin çıkardığı sabah sessizliğinde yankılanan sesle irkildi. Takımı ucuz kurtardık, diye aklından geçerken gözleri karavanacı kuşu aradı. Yanılmıştı. İri, olgun dut gökten inip uzanmış yatıyordu yol ortasında. Soldaki iki katlı evin bahçe duvarından sokağa haylaz çocuklar gibi kafasını uzatmış muzip bakışlar fırlatan dut ağacının dalları, yanından hep aylak aylak geçen komşusuna iyi şanslar diliyordu anlaşılan. Düşmüş olgun dutların kokusunu çekti içine. Döndü, dut ağacına selam verdi bu hoş sürpriz için. Saatine baktı. Artık gitme vaktiydi. Adımını attığında işittiği sesle neye uğradığını şaşırdı. Günlerdir düşen olgun dutlar tutkal olmuş yeni boyadığı siyah ayakkabının façasını almıştı. Aldırmadı yoluna devam etti.

Belediye otobüsüne bindi. Cam kenarına oturdu. Otobüs hareket ettiğinde, kendisini uğurlayan sokak köpeğine el salladı. Karamsarlıktan eser kalmamıştı içinde. Evden çıktığından beri yaşadığı bunca güzel şey tesadüf olmamalıydı. Olup biteni iyiye yordu. Bu kez işe alınacağını düşündü.

İlk durağa yaklaştığında çantasını açtı. Kitabı aldı. Kapağına baktı. Seçimi böyle bir gün için ne kadar da anlamlıydı. Rastgele açtığı şiir dolu sayfalarda kanatlanıp uçtu göçmen kuşlar gibi. Parmakları gömleğinin yakasında dolaştı. Kravatı gevşetmesiyle, sıkıştığı yerden kurtulan duygular başköşeye oturuverdi; dudaklarının kenarına. Rakı şişesi yarılandığındaki gülümsemeydi yüzündeki. Son dizeyi okudu, sayfayı çevirirken otobüsün içini baştan sona bir rüzgâr dolaştı. Şoför klima yerine ön kapıyı açmıştı. Başını kaldırdı, dışarı baktı. Altın Boynuz’un üstündeki köprü başka âlemlerin orta yerinde uzanıyordu sanki. Güneşin önünden usulcacık geçen bir tutam bulut, mavinin huzur tonunda çığlıklar atarak kanat çırpan martılar, uzakta kocaman piposunu tüttürüp salınarak uzaklaşan papatya renkli gemi, küçük teknenin ihtiyar hâline aldırmadan motor makamındaki yaşamı haykıran şarkısı, köprünün korkuluklarına sabahın erken vaktinde dizilmiş balıkçıların oltalarında sallanan istavritler, yaşam taşı gibi başucuna diktiği şişenin dibine kıvrılıp köprü korkuluğuna sırtını vermiş şarapçı, yan taraftan geçen arabada elleri kenetlenmiş vites atan sevgililer, …

Haliç geride kalırken birkaç nefes daha yaşam çekmek istedi, kendisini bekleyen sayfaya çevirdi gözlerini. Heyecanlandı. Hayat fışkıran ıssız sahilde kumsala en cilveli hâliyle uzanmış kadın edasıyla dizelerin üstüne habersizce konuvermiş dalgalı sarı saçı gördüğünde gülümsedi. Bugün galiba güneş güzelliklerin ve benim üstüme doğmaya karar verdi, diye geçti aklından. Bu mutluluğu sunan yakınlardaydı muhakkak. Başını kaldırdı. Orta kapının arkasındaki koltukta oturmuş dalgalı sarı saçı beyaz kolsuz elbisesine dokunan kadın olmalıydı Havva’dan beri elden ele taşınan emaneti rüzgâra teslim eden. Uzun uzun defalarca baktı kadına; gözleri dalgaları aşıp ulaşamadı sığınacağı yüzün dinginliğine. Sayfaya uzanmış saç telinden dalgalanmayı öğrenen gönül denizinin orta yerinde salınan dizelerde aradı o meçhul yüzü.

Kaç durağı geride bıraktığının da, o kıpır kıpır denizde kaç kulaç attığının da farkında değildi. Ufuktaki erişemediği düşe uzandığında telaşlandı. Denizlere yumuşacık dalgayı öğreten saçlar fırtına olmuş içindeki sarp kayalıklarda patlıyordu ardı ardına. “Duracak” yazısı alarm işareti gibi kızıl gözleriyle bakıyordu. Eli ayağına dolanmıştı toparlanırken. Gönlünün orta yerine düşen davetsiz misafiri ayraç yaptı, kapattı kitabı. Kumsalda yayılan, yol bulup kızgın kumlar arasında diğerlerinden ileri gitmeye çalışan sular gibi sayfalar arasından üç parmak taşmıştı tarifsiz güzellikteki ayraç. Emaneti yüreğinin orta yerinde saklayan kitabı çantaya koydu. Apar topar fırladı yerinden, arka kapıya geçti. Düğmeye bastı. Gönderdiği sinyal şoförün sağ üstündeki onun eseri “Duracak” yazısına usta hırsız sessizliğiyle dokunuverdi. Kendisinden başka kimse fark etmedi o dokunuşu, orta kapıdaki kadın da.

Otobüs durağa yaklaştı. Kapı açıldı. Kadın indi, arka kapıdan genç adam ve iki kişi daha. Kadının acelesi yok gibiydi. Yüksek topuklu ayakkabının davetkâr sesini takip eden gizli hayranından habersizdi. Işıklardan karşıya geçti. Adam bekledi, ışıkların yanı başındaki ağacın dibinde. Uzaktan izledi sabah rüzgârıyla savrulan dalgalı sarı saçları, yelken olmuş elbisenin altındaki dalgaları beraberinde karşıya taşıyan kadını. Gösterişli şirket binasına kart okutarak girdi. Nerede çalıştığını artık biliyordu. Saatine baktı. Fazla zamanı kalmamıştı. Durağa koştu. İlk gelen otobüs işine yarıyordu. Yüzünü, yaşını bilmediği dalgalı sarı saçlı kadın aklında, atladı otobüse. Evli miydi, sevgilisi var mıydı? Bilmiyordu. İhtimaller arasında bu seçenekler yoktu.

İş görüşmesinden çıktığında hâlâ işsizdi. Dert etmedi bu kez. Aklında o. Saatini bilmediği öğle tatilini kaçırmamak için acele ediyordu. Şirket binasını gören yolun karşı tarafındaki banka oturacak, onu bekleyecekti. Heyecandan kalbinin yerinden fırlayacakmış gibi attığı yere ulaştığında öğle tatiline daha çok vardı. Ağacın gölgesinde keyif çatan banka misafir oldu. Oturdu. Çantadan kitabı çıkardı. O eşsiz ayracı emanet ettiği şiiri açtı. Parmakları sarı dalgalarda dolaşırken kapattı gözlerini, yüreğinden süzdüğü dizeleri okudu umutlanan yalnızlığına. Gözlerini açtığında telaşlandı; tam karşısındaki binanın önündeydi o. Yine yüzünü görememişti. Masa yaptığı doğalgaz kutusunun üstüne kupayı bırakmıştı. Şekersiz kahvesinden asansörde birkaç yudum almıştır mutlaka, diye aklından geçti. Arkası dönük, sigarasını yakıyordu dalgalarla oynaşan gizli hayranından habersiz. İlk dumanı ciğerlerine dolduracakmışçasına yolun karşı tarafından derin bir nefes çekti adam. Gözlerini kapattı. Sanki sigaranın dumanı içinde en ücra köşelere kadar ulaşmıştı. Sigaranın böylesini görmemişti şimdiye kadar. Dumanı, sarhoş etmeye yetmişti onca mesafeden. Gözlerini açtığında yıkıldı. Aniden patlayan fırtınanın orta yerinde kalmıştı, çaresiz. Uzun boylu, özenerek giyinmiş adamın parmakları dalgaların arasında dolaşırken, göremediği yanağa öpücük konduruyordu korsan dudaklar.

Güzel başlayan günün ikinci mağlubiyetiydi bu. Hem işsizdi, hem de aşksız. Hayat, mutluluğu deneme süresi bile tanımamıştı. Sabah yoldaşlık eden siyah sokak köpeğini, önüne atlayan dutun kokusunu anımsadı. Sonra… şiirin üstüne düşen dalgayı. Elindeki kitaba baktı. Orta yerinden taşan dalgayı gördüğünde gemilerin düdükleri, martıların çığlıkları yankılandı kulaklarında. Kravatı çözdü, ceketi çıkardı. Banktaki çantayı aldı, omzuna astı. Nerede durulacağını bilemediği akıntıya bıraktı kendini. Bata çıka sürükleniyordu.

Çınar ağacının gölgesinden sessizce Boğaz’ı seyreden bankın kucağına sığındı. Usul usul güneye doğru yol alan yük gemisine baktı. Uzun yol yolcusu olduğu belliydi ağır gidişinden. Keşke ben de o gemide olsaydım, diye geçti içinden. Fakat ne gidebiliyor ne de kalabiliyordu. Uzaklaşan gemi ardında gidememenin hüznünü, kalamamanın çaresizliğini bırakıyordu beyaz köpüklere bulayarak. Kaçıp uzaklara gitmeye çalışan kıyıya bağlı sandalın çaresizliğine takıldı gözü. İçindeki adam eli başının altında sırt üstü uzanmış, sağ ayağını sol bacağının üstüne atmıştı. Dalıp gitti kendine benzeyen sandalın hakikatine.

Güneş batıyordu kendine geldiğinde. İçine çoktan çökmüştü akşam karanlığı. Hava durgun ve nemliydi. İçi fırtınalı, yüreği yaşlı. Çantadan sigara paketini aldı. Sigarayı yaktı, derin bir nefes çekti. Savurduğu duman tül olmuştu arkasına sığındığı. İkinci sigarayı aldı, ilkiyle yaktı. İzmariti fırlattı. Sırt üstü yatan adamın terk ettiği sandal hâlâ kıyıda çaresizliğine bağlı çırpınıyordu. Sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırdı. Gün boyu kendine yoldaşlık eden kitabı çantadan çıkardı. Hayatın en güzel yerinden gelip konuk olan, kitabın sayfalarından hayata taşmış ayraca baktı. Derinlerdeki hüznü saklayan gülümseme dudaklarında donup kalmıştı. Canını yakmadan baktığı ayraç gibi sığındığı sayfaların koynuna bırakıverdi kendini. Yüreğine kazıdığı şiiri defalarca okudu; güneş batarken, karanlık ağırlaşıp hüznün gözyaşlarını gizlerken, kentin uğultusu azaldığında gönüllerdeki çığlıklar kırbaç gibi şaklarken, karanlığın sonsuzluğu genişlerken…

Birkaç adım öteden, çimenleri yatak yapmış sokak köpeğini seyretti. Yerinden kıpırdamamış ayraca dokunmadı. Sayısız kez bıraktığı göz izlerini emanet edip kitabı kapattı. Bankın ucuna çantasını koydu, üstüne kitabı yerleştirdi. Uzandı. Sırdaşının, yoldaşının üstüne başını koydu. Ne halta yaradığını bilemediği ceket sonunda bir işe yaramıştı; üstüne yorgan yaptı. Uykuya daldı. Karanlıkta ilerleyen yük gemisi selam verecek kimse bulamadan karşıdan usulca geçip gitti. Sayısız rüya gördü. Aynı o yük gemisi gibi rüyaları da yaşamın içinden fark edilmeden akıp uzaklaştı, aslında var olmayan bildik limana doğru.

Şehir, içindekini saklayan gürültüyü sükûnetle bekliyordu. Karşıda yük gemisi sessizce gidiyordu yoluna. Kargalar, martılar var güçleriyle haykırıyorlardı tarihin derinliklerine uzanan geleneği bozmamak için.  Sokak köpeği uyandı. Kalktı. Günü eksik karşılayan banka baktı. Merakla yaklaştı. Çanta da üstündeki kitap da derin uykuda; geceyi birlikte geçirdikleri adamın yokluğundan habersiz. Sabah rüzgârı esti. Kitabın sayfalarını önüne kattı. Tam o sayfaya geldiğinde ayracı aldı, taşıdı denize. Dalgalı sarı saç maviliklere karıştı. Deniz hafiften dalgalandı. Geride, ayracını bekleyen sayfanın çaresizliği kaldı. Sokak köpeği, gidenin peşine takılmak için yanan dizelerin yalnızlığına baktı hüzünlü gözlerle.

“O gece gördüm, onun gözlerinde gördüm;
Gün ne güzel doğarmış meğer açık denizde!
Onun saçları öğretti bana dalgayı;
Çalkalandım durdum rüyalar içinde.” *

*) Orhan Veli, Deniz Kızı şiirinden.

Comments (0)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

BİR KÜÇÜK NOT

Sponsorluk ve reklam için: info@rihtimdergi.com

YAZI GÖNDERME

Demlik bölümüne, belirlenen tema ile ilgili Öykü/Deneme/Şiir türlerindeki yazılarınızı 20 Kasım’a kadar gönderebilirsiniz.

38. Sayı için tema: “Zam-an”

Ekip sayfasından iletişim adreslerini öğrenebilirsiniz.

Detaylı bilgi için tıklayınız.