Ali Rıza Bey’in Cenazesi

by • 9 Nisan 2017 • DemlikYorumlar (1)301

Ali Rıza Bey’in cenazesindeydim. Sanırım başım büyük belada…

Dışarıda hava oldukça sıcak olmasına rağmen evin içi hayli soğuktu. Amcalar, bu soğuk hava dalgası karşısında penguen sürüsü gibi büzüşmüşlerdi. Sağ olsun ev sahipleri, bize ya morg havasını yaşatıyorlardı ya da yeni aldıkları klimanın havasını atıyorlardı. Bu ev birkaç cenaze daha kaldırabilecek düzeydeydi.

Tam bu ikilemde gidip gelirken bir anda tanımadığım bir tip yanıma oturdu. “Ağabey üzülme” dedi. “Allah kimseye taşıyamayacağı bir yük vermez. Bak karıncalara, kaç katı ağırlık taşıyorlar. Sen hiç fıtık olan karınca gördün mü?” diye ekledi. Sözde teselli ediyordu beni.  Ağzı, burnumla “French kiss” yapabileceğimiz kadar samimi bir duruma gelmişti. Nefesi üç gün yağmurda kalmış yünlü mont gibi kokuyordu. Ve bu koku, ölü evine yakışan ender kokulardandı.

“Ölüler Evinden Anılar” adlı kitap aklıma geldi. Acaba Dostoyevski burada olsa, araya bir kitap daha sıkıştırabilir miydi? O dönemin koşullarında edebi yapıtlar üreten muhterem zat, şu anda karşımda sümüğünü yiyen çocuğu görse aynı eserleri üretebilir miydi? Önemli olan bu devirde yazabilmektir. Kendisi şu an yaşıyor olsaydı eminim Starbucks’ta oturacak ve dizüstü bilgisayarında “Suç Ve Paralel” adlı bir kitap yazacaktı. Masasının üzerinde Iphone 6S, araba anahtarı, Marlboro ve çakmak olacaktı. Ve oradaki çalışan “Dosto, Latte’n hazır” diye seslenince etrafı keserek içeceğini almaya gidecekti, sakalını sıvazladığım. Bunları düşünürken yanımdakinin tacizleriyle tekrar güncel hayata döndüm.

Ölü evinde sakin kalmak önemlidir dostlar. Sanırım bu da benim sınavım olacak. Çünkü ben vefat edenin ne akrabası ne de arkadaşıyım. Sadece alacaklısıyım. Orta düzey bir ailenin en az üç senelik mutfak giderlerini karşılayacak bir meblağ alacağım olduğundan sanırım en üzgün ben olmalıydım. Değer birimi olarak mutfak ihtiyaçlarımı vermemin nedeni; durumun vahametini anlamanız içindir. Eve girer girmez zaten ağlamaklı bir ses tonuyla başsağlığı dilemiştim. Ve bütün gözler üzerime çevrilmişti. Anlaşılan günün yıldızı olacaktım.

Ali Rıza Bey doğal yollardan ölmemiş, kendisine suni bir yol seçmişti. Uzun lafın kısası: öldürülmüştü. Sıkıntımın perçinlenmesinde bu durum büyük etkendi. Kim, neden öldürmek istemişti bu adamı? Soramadım. İçim içimi yiyordu. Derken yine o garip koku konuştu:

“Son zamanlarda tehdit ediyorlardı. Onun için beynine üç el ateş etmişler diye duydum.”

Bu sefer ilgimi çekmeyi başarmıştı fıtıklı karınca. Fakat niye üç el? Belki de ölmesini garanti altına almaya çalıştılar. En azından üç kez ayağına ateş etmelerinden daha garantidir. Ve bir bomba daha patlattı enteresan tip: “Ağabey kimin öldürdüğünü de biliyorum.”

Heyecan artık had safhadaydı. Titreyen bir sesle kim diye sordum.

Tüylerimi ürperten o cevap geldi: “Kardeşi.”

Tamamen ekonomik bir altyapısı olan hikâyem, gerilim-polisiye romanına evrilmek üzereydi. Tabii bu arkadaşa inanmayacaktım ancak Ali Rıza Bey’in ölmeden bir gün önce bütün hisselerini kardeşi Mehmet Şefik Bey’e devretmesi beni biraz kıllandırmıştı. Hem bu nasıl isimlerdi böyle? Babalarına aşırı öfke duydum. Mübarek adam; Şinasi misin sen, Sait Faik Abasıyanık mısın? Roman yazıyor gibi isim koyuyorsun çocuklarına. Aklımda deli sorular vardı.

Bir anda oturma odasının kapısı açıldı. İçeriden siyah takım elbiseli üç adam çıktı. Bulunduğumuz salona girdiler. Ortama bir anda sessizlik hâkim oldu. Aslında sessizliğin ortama hâkim olması isabet olmuştu. Çünkü ihtiyar heyetinin muhabbeti; siyasetten futbola, ekonomiden tekrar siyasete geçiş yapmış, yer yer magazine kaymaya başlamıştı.

Diğerlerine nazaran uzun boylu, yapılı ve güneş gözlüğü takan adamı hemen tanımıştım. Ali Rıza Bey’in kardeşi Mehmet Şefik’ti. Bu noktadan sonra bu adama bey demeyeceğim. Mehmet diyeceğim, Şefik diyeceğim ya da abisinin tabiriyle; “itin önde gideni” diyeceğim. Kusura bakmayın.

Salonun tam ortasında durdular. Mehmet konuşmaya başladı : “Hepiniz bu elem verici olay karşısında keder yüklüsünüz biliyorum. Lakin hiç endişeniz olmasın, ağabeyimin gerek ticari gerek insani ilişkilerini sonuna kadar ben sürdüreceğim. Rahmetliden haksız yere emeğini çalanlarla bizzat ilgileneceğim. Ve bu cinayeti kim işlediyse ellerimle adalete teslim edeceğim.”

Bizi mi tehdit ediyordu? Emekten kastı neydi? Alt tarafı nalbur dükkânı işletiyordu. Haksız yere boyası mı çalınmıştı? Birileri dükkândan tiner mi yürütmüştü? Sabancı’nın varisi misin, Koç’un Ceo’su musun? Bu neyin gizemi?

Belindeki silah kabzası belirgin olsun diye sağa sola eğiliyordu. Adam, resmen gözümüzün önünde jimnastik hareketleri yapmaya başlamıştı. Bu apaçık gözdağıydı ve durumu bizzat üstüme alınmıştım. Buz gibi odada “çok sıcak olmadı mı ya?” diyerek ceketini de çıkardı. Tehdit ettiğini yarım saat önce anlamıştık fakat ısrarlı bir şekilde bu durumu gözümüze sokuyordu.

Bir ara gözlüklü olmasına rağmen gözlerini bana diktiğini hissettim. Ben de boş durmadım, ona diktim. Bu dikişi ben kazanmış olmalıydım ki; müsaade istedi ve odadan çıktılar. Her tavrından suçlu olduğunu hissediyordum. Bunu nasıl kanıtlayabilirdim bilmiyordum. Zaten kanıtlama gibi bir düşüncem de yoktu. Ekmeğimin peşindeydim. Alacağımı aldıktan sonra bu tipleri hayatımda barındırmayacaktım.

Tekrar başsağlığı diledim ve kalktım. Koku üstüme yapışmıştı sanki. Kokudan kurtulmak için koşmaya başladım. Azalmadığı gibi aksine yoğunluk artıyordu. Şüphelendim, arkamı döndüm ve cenazedeki çocukla burun buruna geldim. Korkudan olduğum yerde sıçradım. “Manyak mısın sen?” diye bağırdım.

Ruh hastası beni takip ediyordu. Bana bir kâğıt uzattı: “Özür dilerim. Bu kâğıtta numaram yazıyor. Bildiğim şeyler var. Bu işi ancak ikimiz çözebiliriz. Beni aramalısın.” dedi. “Ne işi dedektif miyiz biz?” diyecek oldum. Sonra anlamsız muhabbetlere girmemek için tamam dercesine gözlerimi kırptım ve yanından ayrıldım. Arkamdan seslendi: “Ağabey mutlaka ara. Çok önemli. Benim adım Selim.”

Cenazenin üzerinden yaklaşık bir hafta geçmişti. İş yoğunluğum yüzünden olanları bir nebze unutmuş, işlerime yoğunlaşmıştım. Olayları hatırlamama yardımcı olan bir gelişme oldu: Rahmetlinin ilk senet ödeme tarihinin üzerinden bir hafta geçmişti. Banka hesaplarıma göz attım ve tahmin ettiğim gibi ödenmediğini öğrendim. Korktuğum başıma gelmişti.

İşin yoksa racon kes!

Artık korkularımla yüzleşme vakti gelmişti. Öz paramı, alın terimi, emeğimi isterken endişe duyuyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Telefonu çevirdim. Ve beklediğim acı son: Telefonu açtı.

“Alo.” dedi. Arka planda, hafiften Godfather filminin müziği çalıyor gibi geldi.

“Merhaba. Ben Selami Yalçın. Yalçın Hırdavat’ın sahibi.”

Gayet laubali tavırla: “Şu ağabeyimin gereksiz mal aldığı yer mi?”

Anlaşılmıştı. Bu adamın niyeti belliydi. Gider yapma sırası bendeydi:

“Ne demek istediğinizi anlamadım. Ancak borcunuzu öderseniz aramızdaki gereksiz konuşma bitecektir.”

Gülmeye başlamıştı. “Yarın dükkâna beklerim. Nakit ödeme yapacağım merak etme.”

“Yarın oradayım. Rahat ol.” dedim.

Ve çat diye suratına kapattım.

Sırtımdan soğuk bir ter boşalırken, kafatasımın içi alev alıyordu.

Dört veya beş saniye geçmeden geri aradım.

 “Kusura bakmayın. Araba kullanıyordum. Telefon elimden düştü, kapandı. İyi akşamlar.” diyerek kapattım. Bir had, ancak bu kadar güzel bildirilirdi. Kendimle gurur duydum.

Zaman ne çabuk geçiyordu. Ertesi gün olmuştu bile…

Artık büyük gün gelmişti. Deri ceketimi giymiştim ve gangster gibi davranıyordum. Aynanın karşısında konuşmalar yapıyor ve en iyi bakışımı belirliyordum. Lakin dükkâna tek başıma gitmeyi göze alamadım. Cenaze günü tanıştığım çocuğu -Selim’i- aradım. Durumu anlattım. Heyecanlı bir şekilde evi tarif etmemi, bu konuşmaları dışarıda yapmamamız gerektiğini söyledi. Ve yarım saat geçmeden kapıdaydı.

“Hoş geldin Selim. Gel içeri.”

“Abi demek seni dükkânına çağırdı. Bu çok kötü.”

“Kötü olan ne?” diye sordum telaşla.

“Dükkân tehlikeli. Kapalı konumda tutuyorlar. Ancak kendileri içerideler.”

Kullanılmayan bir yere beni çağırıp ne amaçlayabilirdi?

Tek bir cevap geliyordu aklıma.

Selim birden paltosunu açtı. Cebinden bez parçasını çıkardı.

“Al ağabey, bugün bize çok lazım olacak.”

“Bu nedir?

“Silah abi.”

“Sok şunu yerine. Benim ne işim olur silahla? Pişman etme çağırdığıma. Şimdi bana bütün bildiklerini anlat. Yalnız suratıma doğru değil, sağa doğru anlat.” dedim.

Zira kokudan beynim uyuşmuştu. Başladı anlatmaya:

“Beni tanımadın ama ben Ali Rıza Bey’in çırağıydım. Bir iki kez karşılaştık seninle. Genelde depoda dururdum. Belki o yüzden çıkaramadın. Neyse pek önemli değil. Bir sene oldu ayrılalı. Rahmetli ölmeden bir gün önce, çok feci dayak yemiş halde evime geldi. Korkudan titriyordu. Bütün mal varlığını elinden almışlar ve öldüresiye dövmüşler. Sesini çıkaramamış. Eşi ve iki çocuğuyla tehdit etmişler abi. Başına bir iş gelirse kardeşinin sorumlu olduğunu, ölümü halinde gidip her şeyi polise anlatmamı ve kasasında bir mektup olduğunu söyledi. O mektupta her şeyi yazmış. Dükkânın ve kasanın anahtarını bana verdi. Dükkâna gidemeyecek kadar çok korktuğunu söyledi. Ertesi gün gidip mektubu kasadan alacaktım. Gittiğimde dükkân kapalıydı ve Ali Rıza Bey öldürülmüştü.”

“Anahtar nerede? Hemen polise gitmemiz lazım.”

“Amcama verdim abi. Dedektiftir kendisi. Birazdan gelir.”

“Ne amcası? Ne dedektifi Selim? Manyak mısın sen?” dememe kalmadan kapı çaldı.

“İşte geldi. Amcam bu iş için biçilmiş kaftan. Bize çok yardımcı olacaktır.” dedi.

Elli yaşlarında, göbekli, Dedektif Gadget paltolu, kel, hafiften Süper Mario’yu andıran bir tip girdi içeri. Amca-yeğen oldukları beş metre uzaklıktan anlaşılırdı. Doğaya bıraktıkları koku aynıydı.

“Selamın aleyküm yeğenim. Ben dedektif Ayhan. Bağcılar’da bürom var.” dedi ve kartvizitini uzattı. “Suçu hissetmek için suçun içinde yaşamalısın. O yüzden Bağcılar.” dedi ve göz kırptı. Elindeki büyüteçle evi inceliyordu. “Bu evde de çok canlar yakılmış. Sana müebbet vermek gerek.” diyerek kahkahalar atıyordu.

Ayhan salonda turlarken, yeğeni Selim bana amcası hakkında bilgi vermeye başladı:

“Amcam eskiden Müge Anlı’nın programında çalışıyordu. Set ışıkçısıydı. Yıllarını vermiş yani bu işe. Sonra daha aktif görevlere talip oldu. Kabul edilmedi. Ayrıldı programdan. Kendi ofisini açtı. Şimdi tecrübelerinden faydalanıyoruz.”

Kafayı yemek üzereydim. “Bu adamı evine gönder kardeşim. Mektubu hemen polise götürmemiz gerekiyor. Ama bunlar kasayı çoktan açmıştır.” dedim.

“Hayır. Kasa depo kısmında, gizli bir bölmede. Ali Rıza Bey kardeşine asla söylemedi yerini. Bir haftadır dükkânı gözlüyorum. Mehmet Şefik ve iki adamı bir haftadır dükkânda yatıp kalkıyorlar.”

“Tamam, o zaman. Polis eşliğinde girelim dükkâna. Teslim edelim mektubu. Polis olayı çözsün.”

“Olmaz. Bu şekilde intikam almış sayılmayız. Bu mini bir cihat abi. Seccaden var mı? Öğle kaçmasın. Bugün ibadet etmeden yola çıkılmaz.”

Olay, ruh hastası bir hâl almıştı. Selim öğle namazına durmuştu. Amca, incelemelerinden sonra çekmecede bulduğu cipsi yiyerek Müge Anlı’yı izliyor, “O stüdyo öyle mi ışıklandırılır. Ah kafasızlar!” diye söyleniyordu. Ben ise buzdolabına sırtımı yaslamış vaziyette, bu olanları algılamaya çalışıyordum.

Evden çıkmıştık. Bir planım yoktu. Gidip konuşacaktım, paramı isteyecektim eğer vermezse diretmeden olayı kapatacaktım. Öldükten sonra paranın değeri yoktur dostlarım.

Arabayı, nalburu görecek şekilde uzak bir yere çektim. Arka koltukta oturan Ayhan ile Selim, dükkânın krokisini çizmişler, üzerinde stratejiler geliştiriyorlardı. Çok bunalmıştım.

“Arkadaşlar, ben içeriye giriyorum. Sakın arabadan inmeyin. Konuşup geleceğim.”

“ Abi, bütün olanlar yanlarına mı kalacak? Al o zaman anahtarı da ver gitsin. Her şey bitsin.”

“Selim anlamıyor musun? Abisini öldüren adam, bizi de öldürür. Polisi aratmıyorsun, içeriye giremiyorsun, mektubu alamıyorsun. Anca namaz kıl, kroki çiz, şekil yap. Neden her şeyi benden bekliyorsunuz?”

“Öyle mi diyorsun. Bak biz plan yaptık. Eğer cesaretin varsa bu planı uygularız. Ben içeri gireceğim. O adamı bir şekilde konuşturacağım. Amcam ekipmanlarını yanında getirmişti. Şimdi üzerime dinleme cihazını yerleştirecek. Sen sadece arka kapıdan depoya girip kasadan mektubu alacaksın. Başka bir riskin yok. Ön taraftan depoya girilen kapı kilitli ve anahtarı da burada. Seni göremezler, duyamazlar. Sadece kasadan mektubu al, yeterli. Ses kaydı ve mektup bu işi bitirir abi. Polise ben götüreceğim ve ben ifade vereceğim. Gel arabada amcama teslim et ve git. Seninle ilgisi olmayacak.”

Bu tiksinti uyandıracak kadar özgüveni olan çocuğun altında ezilmemek için “tamam” deyiverdim.

“Abi sen gerçekten büyük adamsın. Şu emaneti al. Yanında dursun ne olur ne olmaz.” diyerek sabah uzattığı bez parçasını tekrar uzattı. Bu sefer reddetmedim.

Hayatımda yaşadığım en atraksiyonlu an; kavga eden otobüs şoförü ile taksiciyi ayırmak olmuştu. Şimdi ise, mafyanın mekânına girip onları kanuna teslim edecektim. Artık gerçek bir aksiyon-polisiye hikâyem olmuştu. Torunlarıma bunları abartarak anlatacağım günleri düşündüm, içim gıdıklanıyordu resmen.

İkimiz aynı anda araçtan indik. Selim bana yolu tarif etti. O ön kapıya doğru yöneldi. Arkayı dolaştım. Gerçekten izbe bir yerdi. Kapıyı zor bela açtım. Tarif ettiği tabloyu buldum. Yerinden çıkardım ve duvardaki gizli bölmeyi görmem zaman almadı. Duvar görünümlü kartonu alıp yerinden çıkardım ve evet işte kasa karşımdaydı.

Kasayı açtım. Ali Rıza Bey’e ait olan altın kolye, tespih ve yüzükleri ile bir miktar para ve kokain vardı. Şaşırmıştım. Bu adam geçen ay umreye gitmemiş miydi? Kafamı yoracak zamanım yoktu. Sonunda mektubu da buldum. Sadece mektubu mu almalıydım? Yoksa hepsini mi? Ben bende değildim. Ani bir hamle ile deri ceketimin ceplerine avucumun alabildiği kadarını doldurmaya başladım.

Belimde silah, cebimde kokain vardı artık. Yer altı dünyasına çok çabuk girmiştim. Beynimle irtibatı da kesmiştim.

Ali Rıza Bey, gerçekten giyimine özen gösterirdi. Nalbur olduğunu bilmeyen biri ilk görüşte onu kuyumcu sanabilirdi. Takıları ile adı zaten “Sosyete Nalbur”a çıkmıştı. Ama kokain bulundurmasına şaşırmıştım.

Apar topar çıktım. Arabanın yanına doğru yaklaştım. Selim’in amcası arabada yoktu. Tam kapıyı açacakken arkamdan bir ses geldi: “Dur Polis!”

Anlaşılan polisi çağırmışlardı. Arkamı döndüm. Ellerimi istemsizce havaya kaldırdım. Elimde mektubu sallıyordum. Polis arabasının yanından sivil bir şahıs –ki amir olduğunu sonradan öğrenecektim- yanıma geldi. “Nedir o?” diye sordu. “Komutanım, bu mektup Ali Rıza’nın ölmeden önce yazdığı mektup. Katilinin adının yazdığı mektup!” diye avazım çıktığı kadar haykırdım. Aldı eline mektubu. Amirin okurken surat ifadesi “la mesainin bitmesine yarım saat kala nereden çıktı bu dürrük!” şeklindeydi. “Senin adın Selami mi lan?” şaşırmıştım. “Evet amirim. Nereden bildiniz?” diyebildim. Adımı nereden biliyordu amirim diye düşünmeye kalmadan silahını çekti. “Kaldır ellerini. Üstünü arayın hemen” diye bağırdı.

Üstümü aramaya başladılar. Ne tesadüftür ki; ilk defa polis tarafından aranıyordum ve ilk defa üstümde silah, kokain ve bir miktar altın bulunduruyordum. Önce silaha, sonra altınlara ve tabii bir miktar da kokaine ulaştılar. Üstümü arayan polis ile göz göze geldik. Bana saygı duyarcasına baktı. “Benimle alakası yok bakışı” nasıl atılır diye düşünüyordum ama “sıçtım” bakışı duruma daha uyuyor diye istifimi bozmadım. Saç ektirmiş fakat netice alamamış Kelaynak kuşu gibiydim.

Ellerimi arkadan kelepçeliyorlardı. Amir, yüksek sesle mektubu okumaya başladı:

“Sevgili kardeşim Mehmet, iki gündür infaz tehditleri alıyorum. Polise gitmeyi düşündüm. Fakat ailem ile tehdit edildim. Başıma bir iş gelmesi durumunda bunun sorumlusu: Selami Yalçın’dır. İki gün önce silahı kafama dayadı ve yüklü miktarda olan borcunu istedi. Bu parayı asla bulamayacağımı belirttim. Bulamadığım takdirde öldüreceğini söyledi. Ve beni seri bir şekilde dövdü. Bana bir şey olursa ailem, dükkânım, çocuklarım sana emanet.”

Büyük bir oyuna gelmiştim. Kâbus olabilir miydi? Yok, canım, kâbusun da bir adabı var. Bu mektubu Mehmet’in yazdığı çok barizdi. Gel de bunu polise anlat!

Bana verilen silah cinayetin işlendiği silahtı. Ve Selim’in amcası, evime geldiğinde cinayet ile ilgili suç delillerini evime yerleştirmişti. Adım gibi emindim. Sanırım olayı çözmüştüm. Sadece biraz geç bir çözümleme olmuştu. O kokarca beni bildiğin tuzağa düşürmüştü. Terden sırılsıklam olmuştum. Ayaklarım da tutmuyordu. “Amirim tuzak…” diye sayıklıyordum.

Amir “Üzerinden bir tek atom bombası çıkmadı. Hala konuşuyorsun. İşlenmedik suç bırakmamışsın. Sırf senin için bile idam getirilir. Beni bırak. Son kez etrafına bak. Bir daha gün yüzü göremeyeceksin.” dedi.

Arabaya bindirdiler. Amir dükkâna doğru yürüyordu. Dükkâna baktım:

Mehmet, Selim ve amcası dükkânın önünde bana bakarak gülümsüyorlardı.

Ali Rıza Bey’in yedisinde beni gömüyorlardı…

Ama bilmiyorlardı:

Biz tohumuz,

Biz gömüldükçe daha güçlü çıkarız.

(Burada “Ezel” dizi müziği çalar)

Yazan: İsmail Tağa

Pin It

İlgili Konular

Ali Rıza Bey’in Cenazesi için bir yorum var.

  1. Hilal Tağa dedi ki:

    Okurken film izlemek gibi çok eğlendim. Tebrik ederim, devamını beklerim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir