Ağustos’tan Bize Kalanlar ve Cinayet Saatleri

by • 6 Aralık 2015 • Öykü, RıhtımYorumlar (0)870

Nefis, bir insanda var olan değerleri, rakibin ya da rakiplerin değersizliğini sadece toplumun gözünde değil, kişilerin gözünde de gündeme getirip ortaya döker. Bazen bir insan, bir başkasını ona karşı tavır alarak, komplo kurarak, söverek, vurarak, silah çekerek ezer; bazen de yoldaşı, saftaşı, fikirdaşı ve derttaşı olsa bile kendi nefsiyle ‘olarak’!.

Ali Şeriati

Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birisini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız.

Peyami Safa

Sonra işte hangi aralıktan süzüldüğünü bilmediğim bir rüzgar ile ürpermiştim. Gerçi son iki gündür olan şeyler birbirinin kopyası mahiyetini taşımıyor değildi: Ağustos sıcağında buz tutmaya yakın rüzgar ile uyanıp bir daha olanca çabama rağmen uyuyamıyordum, uzaktan gözlerini bana dikmiş kediyi görüyordum. Hayatım boyunca oldum olası nefret ettim şu hayvanlardan; küçükken çolak kolumdan korkup da üstüme atlayan kedinin akrabası geliyordu, gördüğüm bütün kediler. Konuşuyor muydu o uğursuz şey, yataktan çıkıp çıkmamak arasında kalıp ikinci seçeneği daha doğru buluyor, kendimi yorganın altına atıyordum ama yine şu lanet üşümeye engel olamıyordum. Allah’ım nasıl bir üşümeydi bu kemiklerimin buz tuttuğunu hissediyor, dişlerimin birbiriyle kenetlenmesine engel olamıyordum. Öyle güzel uyuyor numarası yapıyordum ki, bu da çocukluktan kalma bir alışkanlıktı, ablam üstüme çıkıp tokat atıyor yine de sıkılı gözlerimi açmıyordum ve açmayacaktım. Gözlerimi uyumak için yumduğumda sanki beni bekleyen rüyanın kollarında buluveriyordum kendimi. Anlat, diyordu uzaklardan bir ses, sen sustukça konuşacaksın bunu beklemeden anlat. Neyimi anlatmamı istiyordu, bunu size anlatırsam aramızda kalacağına söz verirseniz konuşmaya başlarım.

Ne ikisine birden süt yetiştirmeye gayret ederken memeden kesilen anası ne de mama parası yetiştireceğim diye gecesini gündüzüne katarak çalışan babaları ne de 9 ay 10 gün aynı karına sığan ikizi bilirdi, birbirlerine düşman kesileceklerini. Derler ki; dünya iki hükümdara dar, birine geniştir ve yine söz odur ki anneler kavga eden çocuklarını gördüğünde: ‘karnıma sığdırdım da koca dünyaya sığdıramadım sizi’ dermiş. Ah! Bir görseniz kardeşlik namına her şeyleri vardı ama bir de içeriden baksan zerre belirti bulamazdın; bu ikisinin kardeş, kardeşten de öte ikiz olduğuna dair. Aynı anneden doğmuş olmak sizi ne kılardı ki? Hadi bunu bırak, anne dediğin kadın seni dünyaya getirmek dışında baba dediğin ise senin üzerinde ufak bir katkıda bulunmak dışında neyin olurdu: hiç. Sperm hücresinin yumurtalıkla uygun şartlar altında buluşmuş olmalarından ibarettin sen sadece. Onlara bu payeleri biçen, senin dışında kimse değildi. İnsan sormaz mıydı defalarca sevişmişlerdi ve kulakların bu sevişme sahnelerine onlarca kez şahit olmamış mıydı, madem öyleydi neredeydi diğer kardeşlerin. İşte bu yüzden kendini çok önemsemeyecek kibri aklının yanına dahi yaklaştırmayacaktın. Neticede o kibir değil miydi cennetin en baş meleğini şeytan kılan ve yine aynı kibir değil miydi koca Firavun’u bir sineğe öldürten. Kibir insanı hayvandan ayıran en önemli özellikti.

Her şey zıttıyla kabildir. Bir ismi gaffar olanın bir ismi kahhar değil midir? Güzel kendini en çok çirkinin, arif cahilin yanında gösterir, siyahı en iyi beyaz anlarda, en güzel o yaraşırdı yanına. Hal böyleyken bu iki kardeş birbiriyle ömrü boyunca hiç anlaşamadılar, anlaştıkları tek konu vardı; o da analarına çektirdikleri eziyet. Gariban birini emzirirken diğeri ağlamaya başlardı, ikisine süt yetiştireyim derken iki memesini de feda ederdi. İkizlerden biri güzeldi ama ne güzel Ay parçasına kesilen yüzü; buğday başağı gibi parlayan saçları, sol yanağında iki ufak çukur ile melekleri andırırdı. Ama güzel olmak onun suçu değildi ki hatta güzel olmak suç bile değildi. Nihayetinde insana kendi nefesinden üfleyen değil miydi en güzeli ve her şeyin güzelini sevmez miydi o? Sanki yüz güzelliği yeterli değilmiş gibi kendini herkese sevdiriyordu ve bunun için hiçbir şey yapmasına gerek yoktu. Sadece orada bulunması yetiyordu. Diğeri ise tövbe bismillah yaradanın bir sınavı gibiydi; vah yazık’tı, ‘anam hamile kadınlar bakmasın’dı ki ‘doğacak bebeler buna benzemesin’di. Görenlere ibretlik gibi gelirdi. Bakan bir daha bakmak istemez ama elinde olmaz döner kah acıyarak kah ayıplayarak bakardı. İkizi olmasına rağmen hep abla diye hitap etmesi gerektiği söylendi Zehra’ya, yeri geldi masada yemek esnasında eline kaşığı yiyerek tecrübe etti bunu, yeri geldi bayram alışverişinde ‘sen ablanın geçen seneden aldığını giyersin, zaten ona küçük gelmeye başladı’lar  ile.

‘İnsan öleceği zaman tanıdık, bildik bir yerde ölmek istiyor’ diyor ablam. Büyük bir heyecanla koştuğun sokaklardan bir daha geçmek, geçerken ardında bıraktığın yılları düşünmek istiyor. Nerede büyürsen büyü, ölürken o küçük kız çocuğu olmak istiyorsun, o son nefesi kendini en çok ait hissettiğin yerde vermek, Azrail’i yatıya gelen misafiri karşılar gibi karşılamak istiyorsun. Neden geldin ki abla, bizi terk edip karşı kıyıya taşınmıştın, babamın bizde gavura verilecek kız yok dediği akşamın gecesinde kaçıp gitmiştin evden. Çok sevdim yazılı kağıdı bırakıp gittiğin gecenin sabahında mutlu olan bir bendim galiba ama insan kendi mutlu olunca herkesi kendi gibi mutlu sanıyordu, en azından mutsuz olmalarına anlam veremiyordu. Annem gizliden gizliye döktü gözyaşlarını babamdan korkusuna, babam ise etraf ne der korkusundan evden dışarı adımını atamadı. Gecenin bir vaktinde, Ağustos’un sıcağında ablamı kapımın önünde sızmış halde bulduğumda bunları söylemeyi düşünmemiştim. Ne kadar nefret etmeye çalışsam bile bunu tam anlamıyla başaramıyordum. Böyle bir duygudur nefret, önce sebepsiz şekilde kin duymaya başlarsınız sonra bunu bazı sebeplere dayandırmaya çalışır sonunda da o yine kendi bulmuş olduğunuz bu nedenlerin saçma olduğunu düşünür. Başlardaki kin, acımayla karışık merhamete evrilirdi. Buydu sizi insan kılan.

-Kocanın başına gelenleri duydum.

-Annem çok acı çekti mi ölürken, diye yanıtladı beni.

Normalde hayır demem gerekiyordu çünkü hiç acı çekmemişti, üzerinden büyük bir yük kalkmıştı hatta derin bir nefes almıştı, gözlerini bir daha açmamak üzere yumduğunda. Ama ablamın vicdan azabı çekmesini istiyordum evet dedim çok canı yandı ve bunun tek müsebbibi sendin.

-Her zaman yaptığını yapıyorsun çok insafsızca davranıyorsun bana.

Bu sabah uyanmayacağını biliyordum.

O gün, öğlene kadar uyudu, uyandırdım. Kahvaltısını hazırladım. İnsan bir eli eksik olunca sağlam elini öyle iyi kullanmayı öğreniyordu ki diğerinin eksikliğini hissetmez hale geliyordu.

-Bugün seninle çarşıya inelim abla.

-Eski günlerdeki gibi.

Eskiden, ablam defolup gitmeden önce, her yere beraber giderdik. Görenler onun güzelliğinden benim orada olduğumu unuturlardı hatırlayınca göz ucuyla ayıplayarak bakarlardı. Sanki bu halde olmak benim isteğimmiş de böyle yaratılmayı ben arzu etmişim. Hatta annem böyle olmamın işlediğim bir günahtan ileri geldiğine inandı yıllar boyu da götürmediği hoca üfletmediği nefesi kuvvetli şeyh kalmadı. Tesirli olmadığını görünce o da ümidi kesti benden.

Gittim de ne oldu sanki. Türk olduğumu öğrenen herkesin gözü üzerimde, trafik yoğun. Sinemaya gitme, meyhanede içme, aman başına bir şey gelir diye adeta evde hapis ettiler beni. Bir kuşu kafese tıkmaktan farksızdı hayat dedikleri esaret.

-Bu kadar kötü olduğunu bilmiyordum.

Bilmezsin tabii hiçbir zaman ilgilenmedin benimle, sadece sen değil annem de babam da. Çok sinirlenmişti ablam, öyle sert itti ki beni yere kapaklandım. Tek elimle doğrulmaya çalıştım. Özür dilerim, dedi. Böyle olmasını istemezdim… Biliyorum abla, deyip ağzından öptüm.

Biliyor musun, diyor ablam, öleceğim ama bundan hiç korkmuyorum. Sol mememin altında bir şey hissettim, başta önemsemedim, bu yaşa gelmişim bende olmaz diye. Sonra doktor söyledi metanetli olun lakin epey ilerlemiş, son günlerinizi iyi geçirin diye. Öyle serin kanlı anlatıyor ki bunları, sanki bana bir şey ispatlama amacında. Ah! Abla ölürken bile beni alt etme çabasındasın. Ölümle karşılaşacağını duyan her insanın yaptığını yapmadı. Zaten üç gün ağlayıp, sızlanmak yalandan diz dövmek sonra ölümün şerbetini herkes içecek deyip devam etmek yaraşmazdı. Son günlerini ilk günleri gibi geçiriyordu ama gece olunca kanlı öksürüklerini görüyordum, geldiğinden beri değiştirdiğim kaçıncı çarşaf oldu bu sayısını unuttum.

Bana yaptığı onca şeye rağmen, onun her gün biraz ölmesine seyirci kalamazdım. Ablam’dı o. Gözlerimin önünde acı çekmesindi. Olmazdı. Dayanamaz, izin veremezdim. Yine kanlı öksürüklerle uyandığı bir gece, onun için hazırladığım karışımı getirdim. ‘Çok kötü kokuyor kız bu, ne koydun buna’ dedi. Her zamanki şeyler dedim, sadece biraz nar ekşisi var. Bizi ölümden başka ölümler kurtaracak diye düşündüm yıllar boyu, adanın etrafında gezdiğim zamanlarda ölü hayvanlardaki kurtçukları toplayıp hazırladığım karışımlara ilave ettim. Sen de kullan senin de bir şeyin kalmayacak. Gözlerini ve burun deliklerini kapatıp tek seferde bitirdi. Oh olsun’du. Yarasındı. Hatta ve hatta yolun açık olsundu.

Ezan okunur, çan çalar, Ağustos’la birlikte yaz da ölürdü. Ben ise beş vakit namazı, Allah’ı, intihar etmenin günah olup olmadığını düşünürdüm. Beni tek başıma bıraktıkları şu 3 metrelik yerde anlatıyordum, sustukça konuşuyor konuş dediklerinde ise susuyordum. Ne mi anlatıyordum: 21 yaşında olan ablamı nasıl zehirleyip öldürdüğümü.

Pin It

İlgili Konular

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir